birileri sevdamızın izinde
yakışıp, yakıştırmalar eşliğinde
çıkar peşinde
kimbilir kimin kanı var ellerinde
bitmeyen kinin provası yapılıyor yeryüzünde
intikama kurulmuş saatler
teknik takip başlatmış kriminal ekipler
ruhumun şizofrenik boşluğunda
gülüşünün izini sürecekler
birazdan ucu dokunur hayata
soruşturulur manası şeytanca
koparıp alacaklar yüzümden tebessümleri
sonra susacak siren sesleri
katiller yıkayacak ellerini
korkma!
bulmak o kadar kolay değil seni
bir oktav açıyorum düşlerimin ezberini
kapatıyorum gözlerimi
haylaz bir çocuğun parmakları piyano çalıyor içimde
paletimdeki renkleri karıştırıp duruyorlar
maviyi arıyorlar
çağrışımsız renkler buluyorum
ötekilerden öte imgeler kuruyorum
çocukça bir kahkahaya tutunup
zamanı durduruyorum
sorgular, yargılar, alkışlar
sayfalar açılıyor
sayfalar kapanıyor
arıyorlar seni
düş müsün
düşünce mi
yitik bir imge mi
söylesene sevgili kimsin sen
her acı tebessümün içine işleyen
deli deli gülümseten
düş müsün
düşünce mi
düşünceden öte
ruhumun içinde
paranoid bir şüphe mi
aşkın rengi yoksa şizofrengi mi
27 Mayıs 2013 - Zeynep Özmen
Yasemince
28 Mayıs 2013 Salı
Sana açılan acıları kapatmak için her sayfanın sonuna bir kapı çiziyorum
bir intihar provasının tam ortasında
çaresizlik son kaleyi kuşattığında
hayat beni boşluğa savurduğunda
aklımın bir karış çocuk olası tutuyor
çeviriyorum telefonu
her konuşma öncesi akrep zehirleyip zamanı durduruyor
sözcükler en zavallı, en acılı anlamları yüklenip geliyor
konuştukça susan,
sustukça suçlayan sesinde
dünyayı kuşatan
umudu çalan
yok sayan umarsız tını kışkırtıyor yüreğimi
kim demişse yalan söylemiş besbelli
umuda kapanan her kapı fişekliyor, diriltiyor beni
içimdeki çocuk inadına yaşa diye tutturuyor
insan acıları yaşayarak öğreniyor
kimin acısı bir parmak
kimin acısı bir karış
acıyı acıyla boy ölçüştürmek neyin nesi
inadına tutunurken hayata
ve inadına gülümserken dünyaya
tüm şehir gülüyormuş bana
varsın gülsünler
parmakla göstersinler
acıyı yaşayıp hüzne boğulandan daha gerçekçiyim nasılsa
gerçek acı anlatılmaz
acılar yaşamak ve yaşatmak için vardır hayatta
kesin sözcükler söyleyen için mutlak yargılar içerir
söylenip durma
çok güldüğüme bakma
güldürürken düşündürdüklerimi anla
deliler neden mutludur bilir misin
parmak hesabı yapmadan,
ölçüp tartmadan yaşarlar acıyı
hemde gülerek
bazı acılar vardır ki seçenek sunmaz insana
ağlamak, hüzünlenmek, gülmek arası o yerde
hesabını yaptığın hiç bir şey senin değildir
acı bile...
ancak deliler güler geçer her şeye
insanlardaki anlama değil anlamlandırma telaşı yüreğimi yoruyor
her akıl kendine bir soruyken
bir başka soruyu çözme telaşına nasıl gülmez insan...
şimdilerde susarak ödüyorsun bu dostluğun diyetini
oysaki her susku derin yargılar içerir
hatırlıyorsun değil mi katil olacağımı iddia ettiğin günleri
o gün bu gündür hiç yanıltmadım seni
silah kimin elinde, tetikte kimin parmağı var hiç sormadım
ne yazık ki sende beni hiç şaşırtmadın…
sana açılan acıları kapatmak için
her sayfanın sonuna bir kapı çiziyorum
yersiz, yönsüz, menteşesiz
nereye açılacağı belirsiz
23 Mayıs 2013 – Zeynep Özmen
çaresizlik son kaleyi kuşattığında
hayat beni boşluğa savurduğunda
aklımın bir karış çocuk olası tutuyor
çeviriyorum telefonu
her konuşma öncesi akrep zehirleyip zamanı durduruyor
sözcükler en zavallı, en acılı anlamları yüklenip geliyor
konuştukça susan,
sustukça suçlayan sesinde
dünyayı kuşatan
umudu çalan
yok sayan umarsız tını kışkırtıyor yüreğimi
kim demişse yalan söylemiş besbelli
umuda kapanan her kapı fişekliyor, diriltiyor beni
içimdeki çocuk inadına yaşa diye tutturuyor
insan acıları yaşayarak öğreniyor
kimin acısı bir parmak
kimin acısı bir karış
acıyı acıyla boy ölçüştürmek neyin nesi
inadına tutunurken hayata
ve inadına gülümserken dünyaya
tüm şehir gülüyormuş bana
varsın gülsünler
parmakla göstersinler
acıyı yaşayıp hüzne boğulandan daha gerçekçiyim nasılsa
gerçek acı anlatılmaz
acılar yaşamak ve yaşatmak için vardır hayatta
kesin sözcükler söyleyen için mutlak yargılar içerir
söylenip durma
çok güldüğüme bakma
güldürürken düşündürdüklerimi anla
deliler neden mutludur bilir misin
parmak hesabı yapmadan,
ölçüp tartmadan yaşarlar acıyı
hemde gülerek
bazı acılar vardır ki seçenek sunmaz insana
ağlamak, hüzünlenmek, gülmek arası o yerde
hesabını yaptığın hiç bir şey senin değildir
acı bile...
ancak deliler güler geçer her şeye
insanlardaki anlama değil anlamlandırma telaşı yüreğimi yoruyor
her akıl kendine bir soruyken
bir başka soruyu çözme telaşına nasıl gülmez insan...
şimdilerde susarak ödüyorsun bu dostluğun diyetini
oysaki her susku derin yargılar içerir
hatırlıyorsun değil mi katil olacağımı iddia ettiğin günleri
o gün bu gündür hiç yanıltmadım seni
silah kimin elinde, tetikte kimin parmağı var hiç sormadım
ne yazık ki sende beni hiç şaşırtmadın…
sana açılan acıları kapatmak için
her sayfanın sonuna bir kapı çiziyorum
yersiz, yönsüz, menteşesiz
nereye açılacağı belirsiz
23 Mayıs 2013 – Zeynep Özmen
Vakit kaybı
Sevgi taşıyan, özlem taşıyan bir tren geçiyor raylardan.
Gizli bir el dokunuyor raylara. Adı bazen umursamazlık,
bazen imkansızlık.
Makas değiştiriyor tren, ne dönebiliyor,
ne hedefe varıyor.
Yol kapanıyor...
Gidişi imkansız yollar değil,
dönüşü mecburi olan yollar hayatı anlamsız kılıyor.
Hayat anlamını yitirdiğinde her şey sıradanlaşıyor.
Kendinden kaçmak için sığındığın kalabalıklar anlamsız bir panayıra,
yapılan konuşmalar dinlenmesi mecburi sıkıcı söylevlere dönüşüyor.
Hayat çemberinde kalabalık çoğaldıkça
sesler yükseliyor ama sen susuyor, durmadan eksiliyorsun.
Kaybolmak için girdiğin kalabalıkta kendini anımsıyorsun.
Kaybolamıyorsun...
Hayatla aranda kurulan sevgi bağı bir bir kopuyor.
Kalabalık içinde bir ses. Öylesine gelişi güzel kendi kendine rüzgarla doldu kulağıma.
-Vakit kaybı... dedi
Verdiğim tüm kayıplara inat,
tüm kayıpları göze alarak karşı durdum sözlere, söylevlere.
Kabulün kabulüm değil değil ey hayat.
Vakit kaybolma vakti değil.
Vakit imkansızlıklar içinde, yalnızlıklar içinde, en derin boşlukta çoğalma vakti.
Vakit durma vakti değil vakit doğma vakti.
Vakit ölme vakti değil, dirilme vakti. Vakit her şeye rağmen direniş vakti.
Sorma artık, gideni, yiteni, biteni...
Tarih çöplüğüne gömülür yalan.
Yol sormaz kimseye geride kalsa da gerçek olan.
Kayboldukça bu aşkın derin boşluğunda.
Geri dönüp bakınca içten içe ne dedin.
Sormadım hiç sana.
Nasıl adlandırdın beni.
Yad gibi yabancı gibi,
-Vakit kaybı mı?
Oysaki biliyorsun ben yazdıkça, çoğalıyor bir anlam kazanıyorsun.
Sana verdiğim mavilikleri, denizi, gökyüzünü sen sanıyorsun.
Sorun şu ki sevgilim ben seni çok iyi tanıyorum,
sen beni hiç tanımıyorsun.
Zamana yenilmeyen mavilikler benim.
Zamana yenilen her gün eksilen sensin.
Her gün bir tınısı kaybolan, eksilen sesin...
Diyordun ya bana hani,
-Hep aklımda kalacaksın.
Sendeki değerim vakit kaybıysa eğer;
anlara, anılara yer yok artık hayatımızda.
Üzgünüm...
Kaybettiğin zamanı sana geri veremem.
Ben gecelere birikiyorum,
günler senin olsun.
Sevgisiz, anlamsız hayatı sevmiyorum,
ben gidiyorum...
Taşıyamadığın sevgi dolu yüreğim
Taşınır, taşınmaz tüm mallarım
Duygularım
Senin olsun....
21 Mayıs 2013 - Zeynep Özmen
Gizli bir el dokunuyor raylara. Adı bazen umursamazlık,
bazen imkansızlık.
Makas değiştiriyor tren, ne dönebiliyor,
ne hedefe varıyor.
Yol kapanıyor...
Gidişi imkansız yollar değil,
dönüşü mecburi olan yollar hayatı anlamsız kılıyor.
Hayat anlamını yitirdiğinde her şey sıradanlaşıyor.
Kendinden kaçmak için sığındığın kalabalıklar anlamsız bir panayıra,
yapılan konuşmalar dinlenmesi mecburi sıkıcı söylevlere dönüşüyor.
Hayat çemberinde kalabalık çoğaldıkça
sesler yükseliyor ama sen susuyor, durmadan eksiliyorsun.
Kaybolmak için girdiğin kalabalıkta kendini anımsıyorsun.
Kaybolamıyorsun...
Hayatla aranda kurulan sevgi bağı bir bir kopuyor.
Kalabalık içinde bir ses. Öylesine gelişi güzel kendi kendine rüzgarla doldu kulağıma.
-Vakit kaybı... dedi
Verdiğim tüm kayıplara inat,
tüm kayıpları göze alarak karşı durdum sözlere, söylevlere.
Kabulün kabulüm değil değil ey hayat.
Vakit kaybolma vakti değil.
Vakit imkansızlıklar içinde, yalnızlıklar içinde, en derin boşlukta çoğalma vakti.
Vakit durma vakti değil vakit doğma vakti.
Vakit ölme vakti değil, dirilme vakti. Vakit her şeye rağmen direniş vakti.
Sorma artık, gideni, yiteni, biteni...
Tarih çöplüğüne gömülür yalan.
Yol sormaz kimseye geride kalsa da gerçek olan.
Kayboldukça bu aşkın derin boşluğunda.
Geri dönüp bakınca içten içe ne dedin.
Sormadım hiç sana.
Nasıl adlandırdın beni.
Yad gibi yabancı gibi,
-Vakit kaybı mı?
Oysaki biliyorsun ben yazdıkça, çoğalıyor bir anlam kazanıyorsun.
Sana verdiğim mavilikleri, denizi, gökyüzünü sen sanıyorsun.
Sorun şu ki sevgilim ben seni çok iyi tanıyorum,
sen beni hiç tanımıyorsun.
Zamana yenilmeyen mavilikler benim.
Zamana yenilen her gün eksilen sensin.
Her gün bir tınısı kaybolan, eksilen sesin...
Diyordun ya bana hani,
-Hep aklımda kalacaksın.
Sendeki değerim vakit kaybıysa eğer;
anlara, anılara yer yok artık hayatımızda.
Üzgünüm...
Kaybettiğin zamanı sana geri veremem.
Ben gecelere birikiyorum,
günler senin olsun.
Sevgisiz, anlamsız hayatı sevmiyorum,
ben gidiyorum...
Taşıyamadığın sevgi dolu yüreğim
Taşınır, taşınmaz tüm mallarım
Duygularım
Senin olsun....
21 Mayıs 2013 - Zeynep Özmen
Ne garip değil mi?
Sevdiğin, inandığın kelimelere sırtını dayayıp
kararlı söylevler eşliğinde konuşurken izledim seni.
Yüzünden geçen apak bulutları seyre daldım.
Kelimelerinle gezdim dünyayı sokak sokak.
Su derken susuzluğu gördüm gözlerinde sustum.
Gözlerinde için için yanan ışık, sesindeki hüzün ne kadar tanıdık.
Bir an uzanıp yüzüne düşen gölgeleri çekip almak istedim hayatından.
Ama yapamadım, yapamazdım.
-Sen acıya dokunabilir misin Abidin?
-Silebilir misin göğün pusunu?
Her gölge bir adanmışlık, her gölge bir bağ,
her gölge bir bedel çünkü.
Söylenmeyen sözlerin içinde dile gelmeyen
ne çok yaşanmışlık, ne çok izdüşümü saklar insan.
Bilir misin kirpiklerin ardına saklanır en çok özlenen.
Yüreğe özlem dokundukça uzun kirpik, kısa kirpiğe dokunur durur.
Kırpıldıkça gözlerin, güneşi gördüm gözlerinde. Yakan, kavuran,
ısıtan, aydınlatan, dünyadan uzak, umudu çoğaltan,
yalnız güneş...
Biliyorsun değil mi en çok yalnızlar çoğaltır umudu.
İnsan güneş olmaya görsün...
Ne yaklaşabilirsin, ne dokunabilirsin,
ne de kaçabilirsin artık ondan.
İçimde bir ses haykırmak istedi o an.
Üzgünüm çocuk güneş gibi bakıyorsun...
Üzgünüm çocuk güneş gibi içten içe yanıyorsun.
Bağrımızda saklı mektuplar, güneşte sararan anılar eşliğinde akarken zaman
kıyısında durduğum hayatı seyre durdum.
Omzuna dokununca hilal, küçük bir çocuk gibi sevinçle gülümsedim.
Her düşün içinden, bir gerçek sıyrılır.
Gitme vakti gelmişti.
Gidelim dedin...
Yoluna koymak için hayatı, koyulduk yola.
Yürürken yan yana, yol yol ayrılan,
yol yol kavuşan insanlar, düşünceler gibi savruldum boşluğa.
Yollar mıydı bizi ayıran. Yürüyüşümüz mü, adımlarımız mı.
Bilmek ve yapmak ayrımında yapamadıklarımız mı.
Yaşayamadıklarımız mı.
Yaşayan mı suçlu, yaşatmayan mı?
Sorsan insana dair doğrular, gerçekler, iyilikler ve temenniler
hep hümanist yaklaşım içerir.
İyi ama bu kötüler kim? Kimin eseri?
Çünkü her insanın yanlışa, yalana yaklaşımı sözde aynı.
Sözü başka, özü başka olan kim?
İyisiyle, kötüsüyle hepsi insan...
Ne garip değil mi?
16 Mayıs 2013 - Zeynep Özmen
kararlı söylevler eşliğinde konuşurken izledim seni.
Yüzünden geçen apak bulutları seyre daldım.
Kelimelerinle gezdim dünyayı sokak sokak.
Su derken susuzluğu gördüm gözlerinde sustum.
Gözlerinde için için yanan ışık, sesindeki hüzün ne kadar tanıdık.
Bir an uzanıp yüzüne düşen gölgeleri çekip almak istedim hayatından.
Ama yapamadım, yapamazdım.
-Sen acıya dokunabilir misin Abidin?
-Silebilir misin göğün pusunu?
Her gölge bir adanmışlık, her gölge bir bağ,
her gölge bir bedel çünkü.
Söylenmeyen sözlerin içinde dile gelmeyen
ne çok yaşanmışlık, ne çok izdüşümü saklar insan.
Bilir misin kirpiklerin ardına saklanır en çok özlenen.
Yüreğe özlem dokundukça uzun kirpik, kısa kirpiğe dokunur durur.
Kırpıldıkça gözlerin, güneşi gördüm gözlerinde. Yakan, kavuran,
ısıtan, aydınlatan, dünyadan uzak, umudu çoğaltan,
yalnız güneş...
Biliyorsun değil mi en çok yalnızlar çoğaltır umudu.
İnsan güneş olmaya görsün...
Ne yaklaşabilirsin, ne dokunabilirsin,
ne de kaçabilirsin artık ondan.
İçimde bir ses haykırmak istedi o an.
Üzgünüm çocuk güneş gibi bakıyorsun...
Üzgünüm çocuk güneş gibi içten içe yanıyorsun.
Bağrımızda saklı mektuplar, güneşte sararan anılar eşliğinde akarken zaman
kıyısında durduğum hayatı seyre durdum.
Omzuna dokununca hilal, küçük bir çocuk gibi sevinçle gülümsedim.
Her düşün içinden, bir gerçek sıyrılır.
Gitme vakti gelmişti.
Gidelim dedin...
Yoluna koymak için hayatı, koyulduk yola.
Yürürken yan yana, yol yol ayrılan,
yol yol kavuşan insanlar, düşünceler gibi savruldum boşluğa.
Yollar mıydı bizi ayıran. Yürüyüşümüz mü, adımlarımız mı.
Bilmek ve yapmak ayrımında yapamadıklarımız mı.
Yaşayamadıklarımız mı.
Yaşayan mı suçlu, yaşatmayan mı?
Sorsan insana dair doğrular, gerçekler, iyilikler ve temenniler
hep hümanist yaklaşım içerir.
İyi ama bu kötüler kim? Kimin eseri?
Çünkü her insanın yanlışa, yalana yaklaşımı sözde aynı.
Sözü başka, özü başka olan kim?
İyisiyle, kötüsüyle hepsi insan...
Ne garip değil mi?
16 Mayıs 2013 - Zeynep Özmen
Kim çekti yanlış çöpü? Bu karmaşa kimin eseri?
Kelimelerle savaşıyor, sözcüklerle karşı karşıya kalıyorum. Yaz geliyor ve ben yazmaktan korkuyorum. İnsan bir umuda ne kadar tutunur bilmiyorum. Kendimi bildim bileli bir umuda tutunuyorum. Yanlış yerde bulunan, açılmayan kapı gibisin. Habire zorluyorum. Her defasında bir cümle devriliyor içimde. Umutsuzluk öyle bir duygu ki ateşli hastalığa tutulmuş çocuklar gibi sıkışıp kalıyorsun dört duvar arasında. Sonrası boşvermişlik. Her şeyin üstünü örten bir sis perdesi.
Görmezden gelmek istiyorum, ilgi bekleyen saksıda sardunyaları. Yeşermesin, kök vermesin, çiçek açmasın istiyorum. Bir yanım ölmesine izin vermiyor. İnsan yanım mı, inançlarım mı, suçsuz oluşları mı bana bunu yaptıran bilmiyorum. Mecburiyetin bıkkınlık veren yanlarına söylenerek sürdürüyorum yaşamayı ve yaşatmayı. Hayatla aramda kurulan köprüleri bir bir yıkmak istiyorum. Akıl oyunlarıyla sınırlar tayin ederek beni hapseden sözcüklerle araya mesafe koyuyorum. Umut/suzluk kumarbaz bir duygu. Gelip gidip kaybettikçe kazanmayı, kazandıkça kaybetmeyi göze almayı öğütlüyor insana. Durma devam et, yol çizgilerini takip et! Diye fısıldıyor kulağına.
Geriye dönüp bakınca üstünden yağmurlar geçmiş, bir türlü ölmeyi becerememiş ıpıslak bir sevdanın ağırlığını taşıyor omuzlarım. Hayat bıkmadan, usanmadan mikadonun karmakarışık çöplerini yığıyor önüme. Sorulardan, sorgulardan yorgunum. İç sesim yinede susmuyor. Kim çekti yanlış çöpü? Bu karmaşa kimin eseri? Bazen umut oluyor tüm bunların suçlusu, bazen umutsuzluk... Yanlış zamanda yanlış yerde bulunmak gibi umudun ve umutsuzluğun gelişi.
Kelimelerle oynuyor hayat. Yazarak tükeneceğini sandığım acılar umudumu tüketti. Maviye umutla bakan, denizde yakamoz sayan, kendi kendine konuşan o küçük kızı kaybettim. Onun gidişini umursamıyorum artık. Belki böylesi daha iyidir. Umutla bakmıyorum diye, başını alıp hiç bir yere gitmeyecek nasıl olsa deniz. Durmayı bilmeli insan. Hayata katılmak, kendimden bir şeyler vermekten yorgunum diye kimse suçlayamaz beni. Güneş bile bazen sis perdesini aralayamıyor, aydınlatamıyor dünyayı. Nasıl olsa yüreğinde sevgi varsa, engelleri aşmayı, yeniden akmayı başarır insan. Şimdi durmak, durulmak zamanı.
Bugünlerde her şeyi boşvermiş bir ırmak görürsen şaşırma. Vardır bir bildiği. Hem bilirsin hiç bir ırmak kendiliğinden değiştirmez yolunu. Göze alıp ölümü, say ki şerit değiştirdim. Ama ölmedim... Artık ne elinden tutmak istiyorum umudun, ne de aklımı çelmesine izin veriyorum umutsuzluğun. Boşvermişlik içindeyim. Tıpkı senin yaptığın gibi.
14 Mayıs 2013 – Zeynep Özmen
Görmezden gelmek istiyorum, ilgi bekleyen saksıda sardunyaları. Yeşermesin, kök vermesin, çiçek açmasın istiyorum. Bir yanım ölmesine izin vermiyor. İnsan yanım mı, inançlarım mı, suçsuz oluşları mı bana bunu yaptıran bilmiyorum. Mecburiyetin bıkkınlık veren yanlarına söylenerek sürdürüyorum yaşamayı ve yaşatmayı. Hayatla aramda kurulan köprüleri bir bir yıkmak istiyorum. Akıl oyunlarıyla sınırlar tayin ederek beni hapseden sözcüklerle araya mesafe koyuyorum. Umut/suzluk kumarbaz bir duygu. Gelip gidip kaybettikçe kazanmayı, kazandıkça kaybetmeyi göze almayı öğütlüyor insana. Durma devam et, yol çizgilerini takip et! Diye fısıldıyor kulağına.
Geriye dönüp bakınca üstünden yağmurlar geçmiş, bir türlü ölmeyi becerememiş ıpıslak bir sevdanın ağırlığını taşıyor omuzlarım. Hayat bıkmadan, usanmadan mikadonun karmakarışık çöplerini yığıyor önüme. Sorulardan, sorgulardan yorgunum. İç sesim yinede susmuyor. Kim çekti yanlış çöpü? Bu karmaşa kimin eseri? Bazen umut oluyor tüm bunların suçlusu, bazen umutsuzluk... Yanlış zamanda yanlış yerde bulunmak gibi umudun ve umutsuzluğun gelişi.
Kelimelerle oynuyor hayat. Yazarak tükeneceğini sandığım acılar umudumu tüketti. Maviye umutla bakan, denizde yakamoz sayan, kendi kendine konuşan o küçük kızı kaybettim. Onun gidişini umursamıyorum artık. Belki böylesi daha iyidir. Umutla bakmıyorum diye, başını alıp hiç bir yere gitmeyecek nasıl olsa deniz. Durmayı bilmeli insan. Hayata katılmak, kendimden bir şeyler vermekten yorgunum diye kimse suçlayamaz beni. Güneş bile bazen sis perdesini aralayamıyor, aydınlatamıyor dünyayı. Nasıl olsa yüreğinde sevgi varsa, engelleri aşmayı, yeniden akmayı başarır insan. Şimdi durmak, durulmak zamanı.
Bugünlerde her şeyi boşvermiş bir ırmak görürsen şaşırma. Vardır bir bildiği. Hem bilirsin hiç bir ırmak kendiliğinden değiştirmez yolunu. Göze alıp ölümü, say ki şerit değiştirdim. Ama ölmedim... Artık ne elinden tutmak istiyorum umudun, ne de aklımı çelmesine izin veriyorum umutsuzluğun. Boşvermişlik içindeyim. Tıpkı senin yaptığın gibi.
14 Mayıs 2013 – Zeynep Özmen
Hiç susmadan cevapsız sorular soruyorum, hiç konuşmadan hükümsüz yanıtlar veriyorsun.
Sensizlikten bunaldığım geceler, penceremi açıp derin derin soluk alıyorum. Boğazdan geçen yaşlı yük gemisinin ağır ağır geçen siluetini izlemeye koyuluyorum. Karşı sahilde yanan lambaları sayıyorum. Evlerde, odalarda hapsolan uyku kaçkınları uyusun gece bana kalsın istiyorum. Bazı geceler ayakkabılarımı alıp elime, parmak uçlarıma basa basa sessiz bir kaçış planının peşinde soluğu kapı önünde alıyorum. Yakalanma korkusuyla bina giriş kapısına yakın gıcırdayan ikinci basamağı pür dikkat aşıyorum. Sokağa, geceye, kalabalığa karışıyorum. Esir olduğum senli düşüncelerden, odalardan kaçıyorum. Aynı gecenin sabahında tek sığınağım yine sen, yine aşk oluyor...
Biliyorum farkımız yok. Aylarca susup gidişlerinde. İç kavgalarına yenilip geri gelişlerinde. Söyleyememiş olsan da aklının inşaa ettiği tüm cephelerde kıyasıya vuruşan, yüreğinde yansıyan, çağlayan, çoğalan aşk seni her defasında geri getirdi. Arkanı dönüp gidemedin. Ne yapsan terk edemedin. Seslerin yalan söyleyemediğini biliyor muydun. Söylenmemiş sözleri, verilmemiş cevapları sesinde saklar insan. Konuşurken sesinin tınılarındaki ezgi ele verir seni.
Sesinden anlardım gidemediğini. İnsana dair, hayata dair, özgürlüğe dair tüm konuşmalarda bir orman gümbürtüsü taşıyan sesin, konu aşka gelince utangaç bir çocuğun mahcubiyetine bürünüp sustururdu seni. Konuşmanın ortasında bir bahane bulup kaçardın benden. Ellerimiz dokunmasa da sözler dokunur, bir kelimeye alınırdık en olmadık yerde. Bir söz umut olur bine bölünür, imla hatası gibi yanlış anlaşılmalara yol açardı sitemkar bir tını. Bir kelimeyle uyuduk, bir kelimeyle uyandık gecenin ortasında.
Sorun şu ki sevgilim evlerden, odalardan kaçıyor ama her defasında geri dönüyoruz. Pencereyi, kapıyı sıkaca kapatıp susturuyoruz dış sesleri. İçimizden gelen gürültüleri yok edemiyor, bastıramıyoruz sesini. Hangi tarafı tutacağımızı, kimin sözünü dinleyeceğimizi, hangi tarafa bağıracağımızı bilmiyoruz ikimizde. Bu yüzden her konuşma bir çarpışmaya dönüşüyor içimizde. Hiç susmadan cevapsız sorular soruyorum, hiç konuşmadan hükümsüz yanıtlar veriyorsun. Bir türlü ulaşamıyoruz sonuca. Anlıyorum ki aşk içten içe sürdürdüğümüz monolog bir söylev içimizde. Kulaktan kulağa oynayan çocuklar gibi sen beni hissediyorsun, ben seni. Olur da bir gün aşkın iç sesli ezgisi seslenirse kulağımıza, duyup tınısını irkilip anlayacağız sesimizde saklı gerçeği.
/Yalnızlığın ortasında, sesin çalınır kulağıma.../
08 Mayıs 2013 - Zeynep Özmen
Biliyorum farkımız yok. Aylarca susup gidişlerinde. İç kavgalarına yenilip geri gelişlerinde. Söyleyememiş olsan da aklının inşaa ettiği tüm cephelerde kıyasıya vuruşan, yüreğinde yansıyan, çağlayan, çoğalan aşk seni her defasında geri getirdi. Arkanı dönüp gidemedin. Ne yapsan terk edemedin. Seslerin yalan söyleyemediğini biliyor muydun. Söylenmemiş sözleri, verilmemiş cevapları sesinde saklar insan. Konuşurken sesinin tınılarındaki ezgi ele verir seni.
Sesinden anlardım gidemediğini. İnsana dair, hayata dair, özgürlüğe dair tüm konuşmalarda bir orman gümbürtüsü taşıyan sesin, konu aşka gelince utangaç bir çocuğun mahcubiyetine bürünüp sustururdu seni. Konuşmanın ortasında bir bahane bulup kaçardın benden. Ellerimiz dokunmasa da sözler dokunur, bir kelimeye alınırdık en olmadık yerde. Bir söz umut olur bine bölünür, imla hatası gibi yanlış anlaşılmalara yol açardı sitemkar bir tını. Bir kelimeyle uyuduk, bir kelimeyle uyandık gecenin ortasında.
Sorun şu ki sevgilim evlerden, odalardan kaçıyor ama her defasında geri dönüyoruz. Pencereyi, kapıyı sıkaca kapatıp susturuyoruz dış sesleri. İçimizden gelen gürültüleri yok edemiyor, bastıramıyoruz sesini. Hangi tarafı tutacağımızı, kimin sözünü dinleyeceğimizi, hangi tarafa bağıracağımızı bilmiyoruz ikimizde. Bu yüzden her konuşma bir çarpışmaya dönüşüyor içimizde. Hiç susmadan cevapsız sorular soruyorum, hiç konuşmadan hükümsüz yanıtlar veriyorsun. Bir türlü ulaşamıyoruz sonuca. Anlıyorum ki aşk içten içe sürdürdüğümüz monolog bir söylev içimizde. Kulaktan kulağa oynayan çocuklar gibi sen beni hissediyorsun, ben seni. Olur da bir gün aşkın iç sesli ezgisi seslenirse kulağımıza, duyup tınısını irkilip anlayacağız sesimizde saklı gerçeği.
/Yalnızlığın ortasında, sesin çalınır kulağıma.../
08 Mayıs 2013 - Zeynep Özmen
Aşk işleyeceği tüm günahları önceden tasarlar...
Boynumu eğen, canıma kasteden, hücrelerime yürüyen karanlık gölgelere inat, kalemi elime alıp gecenin içinden seslendim sana. Tamda bu mevsimde dedim ki; bu şehirde ekilen soğanlardan, çatlayan tohumlardan yeşeren benim umudum. Sormadın hiç. Hangi umut böylesi varsıl kılar yüreği. Her gece sesime ses veren, umuduma binlerce çiçek açtıran büyülü sesin, sabahında burnumu sızlatan toprak kokusu oluyor, odama doluyordu. Toprağa düşen, aşkla çatlayan tohumlar gibi sürgün vermek ihtardır ölüme. Kutlu bir direniş. Ancak ve ancak umudunu toprağa düşürenler biliyor toprağın bereketini.
Düşünüp durdum hangimiz daha ustaydık, hangimiz daha kahraman. Hangimiz daha iyi bastırırdık, kahkahalar perde perde yükselirken kanayan iç sesimizi. Heceler kedere kıvrıldığında, tökezleyip kalıyordu sözcükler. Fonda çalan şarkı sus payı düşürüyordu geceye. Başka bir dünya vardı biliyorduk, başka bir ülke. İmgesel bir dünyaya açılan düş bahçesinde şiirle çoğalıyorduk. Tüm kaçış planlarında kendimizden kaçarken, dönüş yolunda kendimize rastlıyorduk. Her şeyin dışında kalmak isterken anlıyorduk aşka yakalandığımızı. Sevgi yurdunda yurtsuz kalışımızı sorgulamak yerine çokbilmiş cümleler kurduk bıkmadan, usanmadan. Korktuk bir adım gerimizde, saklımızda kalan içe dönük yetim çocuğun bizi ele vermesinden. Bilirdik sevgi kutsaldı, her yürekte vardı. Hayata tutunma çabasında iki çocuk, sevginin bitimsiz ışığına tutunduk. Tuttuk büyük aşklara öykündük.
Yalnızlığı ilk hissettiğimde yabancı bir şehirdeydim. Bekleyişlerin göz hapsinde, kırılgan bir umudun titrek gölgesi düştü odaya. Kavuşamayacağımız sabahın geçmeyen akşamında çıkıp balkona, pencerenden sızan ışığı düşledim. Eksik kalan, yaşanmayan sevdamızın yazgısını düşündüm uzun uzun. Çağrılarıma ses vermeyen suskun yüreğin, kesik kesik yağmur tıkırtılarını taşıdı pencereye. Yağmur konuştu ben dinledim. Yüreğimde kabaran deniz köpük köpük aktı içime.
Dış dünyanın kemirgen savaşlarında aldığımız yaralara inat tükenmemek adına içten içe seviştik kelimelerle gece boyunca. Yıkmak için duvarları kurgusuz, kuralsız, kayıtsız şartsız sarıldık kaleme. Özgürlüğü kısıtlayan, sınırlardan, kurallardan, yasaklardan nefret ettiğini söyleyip durdun. Sesinin inandırıcı, samimi tınısının hayatıma yansıyan inişli çıkışlı görüntüsünü her defasında yadırgıyordum. Her insan şahsi mülkiyeti söz konusu olduğunda doğruyu unutuyor.
Canın istediğinde ışığı açıyor, kapıyı kapatıyor, bağlarımızı haber vermeden kopartıyor, aylarca ses vermiyordun. İçimde kendi kendine konuşan küçük kızı susturduğunu hiç fark etmedin. Sergilediğin keyfiyet karşısında ruhumu parçalamış olmak yetmiyordu sana. Özgürlüğünü kısıtlamakla suçluyordun beni. Birbirini tamamlamayan, birbiriyle bağı olmayan iki cümleyle çatışma içinde kalıyordum. Kelimeler arasında ilgi kurma çabam sonuçsuz kaldı. İlgisizliğin ağır ağır öldürürken ruhumu, ak güvercinler kanat açtı özgür gökyüzüne.
Büyüdükçe küçüldüğümüz hayatta senin sesinde pes etmiş özgürlük söylevi, benim düşlerimde iç savaş çıkartan anarşist ruhlu çocuklar var. Aşk’a dair çıkan her çatışmada iki kelime çıkar gün yüzüne. Aradaki ince ayrım farkı kalır ortada. İki karşıt fikrin temsilcisi iki cümle hayatın özetidir. Birimizin payına yengi düşer, diğerine yenilgi... Unutma sevgili, aşk işleyeceği tüm günahları önceden tasarlar.
1 Mayıs 2013 – Zeynep Özmen
Düşünüp durdum hangimiz daha ustaydık, hangimiz daha kahraman. Hangimiz daha iyi bastırırdık, kahkahalar perde perde yükselirken kanayan iç sesimizi. Heceler kedere kıvrıldığında, tökezleyip kalıyordu sözcükler. Fonda çalan şarkı sus payı düşürüyordu geceye. Başka bir dünya vardı biliyorduk, başka bir ülke. İmgesel bir dünyaya açılan düş bahçesinde şiirle çoğalıyorduk. Tüm kaçış planlarında kendimizden kaçarken, dönüş yolunda kendimize rastlıyorduk. Her şeyin dışında kalmak isterken anlıyorduk aşka yakalandığımızı. Sevgi yurdunda yurtsuz kalışımızı sorgulamak yerine çokbilmiş cümleler kurduk bıkmadan, usanmadan. Korktuk bir adım gerimizde, saklımızda kalan içe dönük yetim çocuğun bizi ele vermesinden. Bilirdik sevgi kutsaldı, her yürekte vardı. Hayata tutunma çabasında iki çocuk, sevginin bitimsiz ışığına tutunduk. Tuttuk büyük aşklara öykündük.
Yalnızlığı ilk hissettiğimde yabancı bir şehirdeydim. Bekleyişlerin göz hapsinde, kırılgan bir umudun titrek gölgesi düştü odaya. Kavuşamayacağımız sabahın geçmeyen akşamında çıkıp balkona, pencerenden sızan ışığı düşledim. Eksik kalan, yaşanmayan sevdamızın yazgısını düşündüm uzun uzun. Çağrılarıma ses vermeyen suskun yüreğin, kesik kesik yağmur tıkırtılarını taşıdı pencereye. Yağmur konuştu ben dinledim. Yüreğimde kabaran deniz köpük köpük aktı içime.
Dış dünyanın kemirgen savaşlarında aldığımız yaralara inat tükenmemek adına içten içe seviştik kelimelerle gece boyunca. Yıkmak için duvarları kurgusuz, kuralsız, kayıtsız şartsız sarıldık kaleme. Özgürlüğü kısıtlayan, sınırlardan, kurallardan, yasaklardan nefret ettiğini söyleyip durdun. Sesinin inandırıcı, samimi tınısının hayatıma yansıyan inişli çıkışlı görüntüsünü her defasında yadırgıyordum. Her insan şahsi mülkiyeti söz konusu olduğunda doğruyu unutuyor.
Canın istediğinde ışığı açıyor, kapıyı kapatıyor, bağlarımızı haber vermeden kopartıyor, aylarca ses vermiyordun. İçimde kendi kendine konuşan küçük kızı susturduğunu hiç fark etmedin. Sergilediğin keyfiyet karşısında ruhumu parçalamış olmak yetmiyordu sana. Özgürlüğünü kısıtlamakla suçluyordun beni. Birbirini tamamlamayan, birbiriyle bağı olmayan iki cümleyle çatışma içinde kalıyordum. Kelimeler arasında ilgi kurma çabam sonuçsuz kaldı. İlgisizliğin ağır ağır öldürürken ruhumu, ak güvercinler kanat açtı özgür gökyüzüne.
Büyüdükçe küçüldüğümüz hayatta senin sesinde pes etmiş özgürlük söylevi, benim düşlerimde iç savaş çıkartan anarşist ruhlu çocuklar var. Aşk’a dair çıkan her çatışmada iki kelime çıkar gün yüzüne. Aradaki ince ayrım farkı kalır ortada. İki karşıt fikrin temsilcisi iki cümle hayatın özetidir. Birimizin payına yengi düşer, diğerine yenilgi... Unutma sevgili, aşk işleyeceği tüm günahları önceden tasarlar.
1 Mayıs 2013 – Zeynep Özmen
Kaydol:
Yorumlar (Atom)