25 Mart 2013 Pazartesi

Sessiz





kimse merak etmedi
boğum boğum kırılmış
içten içe kaynamış
dal ucunda nasıl yaşar karanfil


susarken
konuşurken
ne güldü yüzü
ne güle benzedi 
için için çürüdü teni 


şarkılar yazıldı
türküler çalındı
kokusu dimağda 
ismi dudaklarda kaldı 
salkım salkım saçları makaslandı


mezattaki en sessiz çiçekti 
bir köşeye atıldı
üç kuruşa satıldı
kimseler sormadı 
öksüz müydü karanfil 

25 Mart 2013 - Zeynep Özmen







7 Mart 2013 Perşembe

Geceyi Aya, Günü Güneşe Seriyorum...


Ağlara takılmış onlarca balık sıçrayıp duruyor ekranda. Nefes almak ne kadar önemli değil mi. Balıkçı ağlara asıldıkça son nefesini veriyor balıklar. Birazdan tezgâha çıkacaklar. Bağıracak satıcılar.

-Canlı canlı bunlar.

Küçük balık, büyük balık, küçüğü yutan en büyük balık aynı ağda. Ağa takılan her balık, balıkçıya rızık. Tüm bu çırpınış, bu çaba ne için? Son bir nefes almak için mi çırpınıyor balıklar. Yoksa artık nefes alamadıkları için mi? Birazdan ölecek oldukları için mi bu çırpıntı. Bakınca manzaraya diyorum ki yaşamak bu olmalı. Alacağın son nefes bile olsa, bir kaç saniye daha yaşamak için çırpınmak en güzeli. Değil mi ki her yolu kadere kıvrılıyor çıktığımız bu yolculuğun.  

Bugünlerde kelimeler tıpkı ağa takılmış balıklar gibi çabalıyor. Ne yazsam olmuyor. Ne yazsam konuşmuş olacağım. Oysaki susmak istiyorum. Her mektup bir sesleniş uzaktan uzağa. Kalemin kâğıtla buluşması, karanlıklar içinde yürüyen yalnız insanın fısıltılı seslenişi. Yürüyerek aşamadığın mesafeleri kelimelerle aşma telaşı. Geceler boyu içimde bir kara tren şehir şehir geziyor. Issız garlardan, kimsesiz yolcuları birer birer toplayıp getiriyor. Unutuyorum o an kendimi. Kurgusuz, kuralsız dilimin ucuna gelenleri yazmaya başlıyorum. Her harf bir ses versin canlansın istiyorum. Yeter ki ses olsun, razıyım fısıltı olsun. Ben karanlıktan değil sessizlikten korkuyorum. Bu yüzden içimdeki çocuk bıkmadan usanmadan konuşuyor.   


Büyümek nedir? Ne zaman büyür insan? Kendi kararlarını kendin almaya başladığın zaman mı? Oynadığımız oyunun son repliğini yazmayı bir türlü başaramamışken, içindeki haylaz çocuğun keyfiyetine teslim olmamı bekliyorsun benden. Gıyabımda alınmış, tebliği hiç yapılmamış ayrılık kararının tarafımdan kabulünü beklerken hiç düşündün mü? Aldığın kararın elimi kolumu bağlayan bir mahkûmiyet olduğunu. 

Diyordun ki, 

-Bir hata yaparsam, önce kendimi cezalandırırım.

Cevap ver o zaman. 

-Susarak aldığın bu ayrılık kararı kimi cezalandırmak için?  

Günlerdir tedirgin bir şekilde tek kelime etmeden düşünüyorum. Sen sustun diye, susmalı mıyım? Oysaki susmak benim için fasit bir dairenin içinde dönüp durmak. Susmak hapsolduğum labirentin bir çıkış yolu olmadığına inanmak.  

Ve diyordun ki,

-Sen o şehri hiç terk edemeyeceksin. Hiç bir yere gidemeyeceksin. Yapamazsın, yaşayamazsın uzaklarda.

Ama bil ki yanılıyorsun. Kalemini eline alan her yazar kelimeler eşliğinde en uzağa kanat açmış, yola çıkmış demektir. Yazan için her şiir, her öykü hatta her cümle bir yolculuktur. Ne kadar uzağa gittiğinin, hangi uzağı yakın ettiğinin, yolu tüketip, tüketmediğinin ne önemi var? "Kanatlı göçer" demişti bir şair. Evet demiştim içimden. Evet. Bence tüm yazarlar kanatlı göçer. Yüreğine aşk konan insan hiç yere konmaz. Özgürlüğe açılmış kanatlarıdır kalemleri. Mevlana'nın dediği gibi pergelin bir ayağını yüreğindeki aşka sabitleyip, diğeriyle dünyayı dolaşırlar.    

Zaman denen kambur büyücü mutluluğun yokuş aşağı hızla yuvarlanan bir çember olduğunu öğretti bana. Bir an ruhunda geziniyor ama hiç düzde yakalamıyor insanı. O zaman kovalamak, hatta onu geçmek gerek diye düşündüm. Kambur büyücünün nefesinden öteye geçebilmek için sesi gür, kendi gürbüz kalemkâr çocuklar büyüttüm içimde. Korkunun sıradağlarını aşabilmek miydi hüner? Annemin kırk yamalı bohçasından çıkardım en güzel motifleri. Hayat yaşanılası ve güzel diyerek kaderin azmiyle yarıştırdım duygularımı. 

Yazdıkça aklanıyor muyum? Yazdıkça suçlanıyor muyum bilmeden yüreğimde kurduğum panayırda ip cambazı oluyorum. Beni ben suçluyor, beni ben aklıyorum. Kalemimden dökülen ne varsa yürüdüğüm ipin üstüne mandallıyorum. Bekleyecek sabrım yok. Bekleyecek vaktim yok. Zaman denen kambur büyücü gün sayıyor peşimde. Bekleyişlerin içinde anlıyorum onun yürüdüğüm ipi boynuma dolamaya hazır bir cellât olduğunu.

Zaman denen kambur büyücü süpürüp bir günü, uzatıyor yine de her gün ellerini. Yeni bir sayfa veriyor bana. Yeni bir gün, yeni bir umut. Adı sabah. Geceyi aya, günü güneşe seriyorum. Yüreğime okyanuslar yüklüyorum. Gecelere ışık oluyor kalemim. Günün ak sayfasına kara kalem notlar düşüyorum. Yazdığım her sayfanın kenar süsü oluyor yakana iliştirdiğim papatyalar, yıldızlar. Bazı sabah annem gibi bir süğüm ip arıyorum günü yamamak için. Bazı sabah annemin çiçekli basma minderine benzesin diye bahar dalları çiziyorum güne. Bazı günleri annemin oyaladığı sevda mendili gibi koklayıp saklıyorum sinemde. Sapanım hazır, çakıl taşlarım cebimde çünkü kulak veriyorum bir şaire.

Bir çocuk kalkabilir ancak duvarları yıkmaya
Güvenerek küçücük ceplerindeki kocaman çakıl taşlarına 
C.Hakkı Zariç


                        8 Mart 2013 – Zeynep Özmen

1 Mart 2013 Cuma

Geç Kalmış Bir İhtilal


Biten bir sevda üzerine yazacak kelimeleri seçmek zor. Kalemi elime almama sebep olan şey annemin sözleriydi. Annem hayat yoluna kiminle başladığın değil yolun sonunda yanında kimin olduğu önemlidir derdi. "Önüm, arkam, sağım, solum deme. Yolum yolum ille sonum de" Her ne kadar annemin sözünde kastettiği şey hayat yoluna ve yolun sonuna dair olsa bile bu tarif tüm insan ilişkileri içinde geçerli. Bu yüzden sevdanın sadece nasıl başladığı, nasıl yaşandığı değil nasıl bittiği de önemli diye düşündüm Biz sevgi dolu güzel günler paylaştık. Ama yeni cümleler kurabilmek için biten bir cümleye nokta koymak gerekiyor. Sevdamız güzel bir sonu, güzel bir noktayı hak ediyor. 


Sevgili biliyorsun ki hayat yolunda hiç bir şey durağan değil. Her şey ömür gibi süreğen ve bitimli. Yaşam süreci sancılı devinimlerle kah hızlı, kah yavaş bitiş noktasına doğru akıyor. Ömür nasıl tükeniyorsa gün geliyor sevgi de tükeniyor. Kim çaldı içimizdeki ışığı? Kim koparıp attı sevgi filizlerini yüreğimizden bilmiyorum. Belki de sevdamızın kökü yeterince sağlam değildi. Çünkü yeşeren bir filizin kökü sağlamsa yeni sürgünler vermesine engel olmak mümkün değil. 


Sahi sevgili neydi yazgı? Elinden tutup, peşimizden sürüklediğimiz mi? Elimizden tutup, bizi peşinden sürükleyen mi? Alnımıza yazılan mı? Rotasız bir gidiş mi? Yoksa pusulaya yöneliş mi? 

Annem "kul çekeceğine zorlar" derdi...


Bazen ne kadar zorlarsak zorlayalım, kapı açılmıyor. Sesimiz duyulmuyor. Zorla yürüyen her şey insanı yoruyor. Zorla yürüyen her şey insana yük oluyor. Böyle anlarda kendimi bir yokuşta ağır bir yükü taşır gibi hissediyorum. Yük sırtımdan düşünce itmeye başlıyorum. Üstüme yuvarlanacak oluyor, soluklanıyorum. Sonra önüne geçip bu sefer çekmeye başlıyorum. Ama biliyorsun mevzu yük ise her defasında ağırlığını hissediyorsun yüreğinde. Sevgi güç veriyor insana, umut kanat takıyor. Sevenin kanatları her defasında yanıyor. Karşılıksız sevgiyse bu yana yana kanatların tükeniyor, sevgi tükeniyor, gücün tükeniyor. En nihayetinde ya elinden bırakıyorsun, ya seni ezip geçmesine izin veriyorsun. Geçip giden nedir? Geçip giden sadece yük... Sevda yolunda işi zorlaştıran, sevgiyi yüklenemeyen yani sevmeyen ezip geçiyor seven yüreği, pes ettiriyor. Ama yürek bu, her dem sevgiyle atar. Seven sevdasına sessizce teslim olur. Kendi yükünü usul usul yüklenir. Yük olan gitmiş sevdalı sevdasıyla baş başa kalmıştır. 


Bu bitişin ardından kırılganlıklarımızdan, dargınlıklarımızdan, suskularımızdan bahsetmeyeceğim. Sen de bahsetme. Bahsetmeyelim ki özgür kanatlarımız yanmasın. Bahsetmeyelim ki acılar depreşmesin. Hem biliyorsun ki ben acıyı sevmiyorum. Bizim sevdamız gökyüzü gibi, deniz gibi sonsuz, ufuksuz, derin ve maviydi. Bir o kadar da uzak. Aynı dünyada uzağa düşmüş, özgürlük dışında feda edecek bir şeyi kalmamış iki küçük çocuktuk seninle. Gönlümü gönlüne bağlayan neydi. Gönlümden gönlüme akan ne? Nasıl olmuştu da kimseye güvenemeyen iki yabancı tereddütsüz güvenmiştik birbirimize. Çok düşündüm ama cevabı annemin sözünde buldum. Yeryüzü toprağında yaralı çocuklar birbirini çok çabuk bulur, derdi annem. 


Sevgim öyle uçsuz bucaksızdı ki... Delice yüreğimdeki tüm boşluğu sana adanmış cümlelerle doldurdum. İçimdeki bu sevgi sana da yeter sandım. İki kanat tek yürek sonsuz maviliklerde özgürce süzülebiliriz sandım. Sanrılarım... Baş belalarım. Yanıldım, hata yaptım. Hep aynı soruya takılıp kalıyor aklım. Yasaları çiğnemiş, yasak sevdaya meyletmiş suçlular gibi kendimden, en çok da senden utanıyorum. Sevmek hata mı? Oysaki hiç bir kutsal kitapta aşk yasak değil. O halde neden utandırılıyor sevenler. Seveni utandıran kim? Sevmeyen... Ne tuhaf değil mi? Sevmeyen tarafından men ediliyor insan sevmekten. Kuralsız bir oyunu, kurallı oynamaya kalkışıp oyundan atılmak mıdır aşk. Kim koyar aşka kural? Seven mi? Sevmeyen mi? Kural koyan hep sen olmuştun. Her ne kadar dinletmeyi başarmamış olsan da... 


Zamanın ayarı kaçmış terazisinde dengeyi ararken anladım ki ne yapsam ağır basıyor sen yanım. Sarıldığım kalemim ve kaderim aynı çemberin içinde dönüyor. Sen sustukça çember büyüyor. Genişliyor sınırları yalnızlığın. Bizi ayrı yazan kadere inat her kalem darbesinde dokunup hecelere seni yazarken bir kalem darbesiyle müebbet giyeceğimi bilmiyordum. Beklentilerin sona erdiği ıssız kıyıdayım şimdi. Yenik düştüm zamana. Ayrılığın koyu gölgesi düştü aramıza. İki nokta arasındaki mesafe asılı kaldı zamanın boşluğunda. Nokta kadar belirsiz, nokta kadar tarifsiz ve nokta kadar keskin bir son yazmak düştü payıma. Okudukların yazdıklarımın yarısı ancak. Kalan yarısı betimsiz, bitimsiz üç noktayla uzayıp giden sonsuz boşlukta salınacak. 


//Koyduğun tüm kuralları ihlal ederken gözlerin. Biliyorsun değil mi "seni" değil de "sizi" derken o son mektupta, geç kalmış bir ihtilaldi seninkisi…//

01 Mart 2013 – Zeynep Özmen