26 Kasım 2012 Pazartesi

Bir Nefes


Bana umudu soruyorsun dost. Umut annemin; kardan, ayazdan koruyup, gözettiği üç kök sardunyadır. Biri pembe, biri beyaz biri kırmızı. Ne zaman yüreğin mevsimi kıştan ilkbahara döner sardunyalar her budağından tomurcuk patlatır. Umut kırılarak çoğaltılan sardunya çelikleri gibidir. Bir saksı sardunya aniden beş kök çelik verir. Ben önce çelikleri köklensin diye suya koyuyorum. Ellerim anneminki kadar bereketli değil. Annem suya koymadan, besmeleyle koparıp çelikleri toprağa diker, sonra can suyu verirdi. Umut insan yüreğine huzuru ve şefkati sunan, sabrı öğreten bir duygudur. Şefkatle incitmeden ana gövdeden çelikleri koparıp, kök salsın diye toprak anaya sunmanın huzuru ve beklemenin sabrını verir insana. Umut bire bin veren gümrah bir tohumdur; yeşertip, çoğaltmayı bilene.

Bana yalnızlığı soruyorsun dost. Ben annemin anlatılarından dinledim yalnızlığı. Kışın çetin şartları insanı merhametli, hayvanı daha sokulgan kılıyor. Ama bu durum çocuklar için geçerli olmayabiliyor bazen. Annemin Sarman'ı gece soba sönünce soluğu yatağımda alırdı. Uykunun en tatlı yerinde; böğrümde Sarman'ın önce ağırlığı, sonra mırıltısıyla ne olduğunu kavrayamadan korkuyla uyanırdım. Beni uyandırıp, kendisi uyumaya devam eden Sarman'ın bu vurdumduymazlığıyla öfkeden deliye döner, onu ensesinden tuttuğum gibi, söylene söylene salona taşır kapıyı sıkıca kapatırdım. Anlayacağın yinede merhametliydim. Ama o hiç pes etmez, bir şekilde kapıyı açıp tam yeniden uykuya daldığım anda  nefes alışını boşluğumda hissettirirdi bana. Sabır ve merhamet aynı anda sınanmamalı bence. Çünkü insan sabrı tükenince merhametli olamıyor. Bu devinim öyle kızdırırdı ki beni, bu sefer acımadan kışın ayazında pencereden dışarı atardım onu. Oh olsun diye söylenerek üstelik. 

Sarman yüzünden sabah annemle kavgaya tutuşurduk. Sarman'ın beş kardeş içinde beni seçişi anneme göre bir sevgi gösterisiydi. 

-İyi ya ne güzel bak seni seviyor hayvan. Derdi annem

Sevgi karşılıklı olmalıydı.

-Ama ben onu sevmiyorum anne. At artık şu kediyi evden. Diye söylenirdim.

İşte böyle bir gün annem yalnızlığı anlattı bana. Yalnızlık anneme göre; çöpsüz üzüm misali tüm çocuklar sokakta oynarken, avluda tek başına oynamaktı. Annem kardeşsiz büyümüştü. Yalnızlık onu koruyacak ablasının, ağabeyinin olmaması demekti. Hiç günahı yokken "kan davası" denen çekişmenin ortasında bir çocuk olmaktı annemin yalnızlığı. Ağabeyi ve ablası bu davanın bir parçası olmaktan kurtulamamıştı. İki can alınmış ama dava bitmemişti. Yalnızlık; dayak yiyeceğini bile bile, taşlanmayı göze alarak sokağa çıkıp çocukların arasına karışıp oyun oynama riskini göze almaktı. Annem hep kedisiyle uyumuş, kedileri ömrü boyunca sevmiş bir kadındı. Ez cümle yalnızlık insanca duyguların öldüğü her yerde sıcak bir nefesi yatağında bir kediyle paylaşmaktı.

Bana umutsuzluğu soruyorsun dost. Ben sana annemi umutsuz gördüğüm anı anlatayım. Umutsuzluğun izleri öyle derindir ki dost. Onu uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Benim doğumumdan evvel ölü doğan kardeşimdi annem için umutsuzluk. Dokuz ay karnında taşıdığı yavrusu, bu dünyaya hiç ses vermemiş. Hiç ağlamamış. Bir anne için yavrusunun ağlaması üzücü bile olsa, hayata merhaba diyen o ilk nefes alış anında dünyaya atılan o eşsiz çığlık atılmamıştı. 

-Ölü doğdu yavrum. Hiç ses vermedi... 

Derken, yüzünde sıkışan kasların gerginliği, sesinde duyduğum o derin acı ve annemin gözünden akan yaşlardı umutsuzluk. Ki ben annemi o güne değin hiç ağlarken görememiştim. Anlayacağın umutsuzluk; insanı nefessiz bırakan, ölü doğan sessiz bir çocuk.    

                               26 Kasım 2012 – Zeynep Özmen

24 Kasım 2012 Cumartesi

Eşlik Etti Gölgeler


sırtını güneşe dönüp
ufku gözlemeye koyuldu
beklemekten yorulunca
bakışlarını indirdi yere
yol boyu uzayıp giden gölgelere takıldı
içine yerleşen yalnızlık duygusuna inat
takipte olduğunu fark etti
aslı gibi yalnızdı sureti
ansızın irkildi
çoğaldı gölgeler

gökyüzünde süzülen
kırlangıçların  iki kola ayrılmış gölgesi
bölük bölük sökün etti ufka
mesafelerin boşluğunda
çarpışmadan kanatları
saf tutuşu hayran hayran izledi
gölgeleri ufka uzatan güneşe
dönüp gülümsedi

boşluğa savrulan
kanat seslerinin ahengiyle duruldu düşünceleri
yumdu gözlerini
uzaklarda bir gemi demir attı
zincirlerin şıkırtısı suya karıştı
çapa dibe vurdu nihayet
umutla döndü
bakışlarını ufka çevirdi
gemi gitmişti
beklide hiç gelmemişti
el salladı gemiye
eşlik etti gölgeler

24 Kasım 2012 – Zeynep Özmen

21 Kasım 2012 Çarşamba

Aşkın Rengi Mavidir-2


Güneş'in güleç yüzü Toroslar’ın ardından görününce, yağmur bulutları küsüp gitmişti. Akdeniz'in mavi dalgaları sıcak bir merhabayla karşıladı beni. "yüreğini kapta gel" diyen davetkâr Akdeniz şarkısına uyup gelmiştim. Anladım ki ne Akdeniz'e, ne bana yakışıyordu hüzün. Hiç bir zaman sevmedim hüznü. Erkenden kalkıp gelmiştim şehrine. Gün batmadan geri dönecektim. Hep diyordun ya bana "anın tadını çıkar"; aklımdan tüm düşünceleri kovup, söz dinleyen uslu bir çocuk olmaya karar verdim. Keyfim yerine gelince, karnımın acıktığını hissettim. Kahvaltı yapıp çıksaydım keşke. Sanki şehri kaçıyordu, sanki randevuya geç kalıyordum. Ne vardı erkenden, aç aç yollara düşecek. Kızıp içten içe söylenirken kendime, ilacımı içmediğimi ayrımsadım. Sakin olmalıydım.

Denizin tam karşısında "Ayışığı kafe". Böyle yazıyordu girişinde. Önce ismini, yaklaştıkça bahçesindeki çiçekleri, çimenleri sevdim. Masaların üstünde açılmış tenteler, köşede yer minderleri olan güzel bir mekândı burası. Pazar günüydü ve henüz kimse yoktu mekânda. Garsonlar günün hazırlık telaşındaydı. Köşede sofra başında hamarat bir kadın hazırlık yapıyordu. Sofra başında, elinde oklava, yufka açan kadınlar bana hep annemi hatırlatır. Maharetlidir elleri, hatta sihirli. Hamarattır hepsi. Göz açıp kapatıncaya kadar sofra kadar bir yufkayı açıverirler. Onların bu mahareti her zaman kıskandırmıştır beni. Annemin istediği gibi eline her iş yakışan, becerikli bir kız çocuğu olamamıştım. Annem sabırla öğretmeyi pek çok kez denemiş olsa bile, kare ya da dikdörtgenden öteye gitmeyen asla yuvarlak bir şekil almayan açtığım yufkalar kızdırırdı  onu. Sabrı tükenince oklavayı aynı maharetle patlatıverirdi kafama. Bir türlü öğrenemedim yufka açmayı. Haklıydı kendince annem. Benden kaç yaş küçük kardeşlerim bile öğrenmişti yufka açmayı. O günlerden kalma kıskançlık ve utançla bir an sanki arazımı bulacakmış gibi eğilip bakmıştım ellerime. 

Tentelerin gölgesinde, maviye nazır bir masaya oturdum. Mekânın ilk müşterisiydim. Genç, güleç yüzlü bir garson aldı siparişimi. Peynirli gözleme söyledim. 

-Yeni açıyor abla gözlemeleri, biraz bekleyeceksiniz, dedi garson. 
-Sorun değil. Beklerim, dedim. 

Akdeniz köpük köpük dalgalarıyla mavi mavi kucaklamıştı beni. İstanbul'da olsa bu manzara "brunch" yapmaya gelen kalabalıktan iğne atılacak yer kalmazdı. Güneşten korunmak için gölgesine sığındığım masada karşımdaki boş sandalyeye düşen gölgem burkmuştu içimi. Hayallerimden uzak bir manzaranın orasında yapayalnızdım. Arkasında durulmamış boş sözler gibiydin. Dalgalar üstüme yürürken, iki damla yuvarlanıverdi gözlerimden. Neden iki göz aynı anda hareket ediyordu sanki. Sen ancak bir damla gözyaşını hak ediyordun. Akdeniz'in tuzlu sularına uğurladım gözyaşlarımı. Birden sana yazdığım dizeler geldi aklıma.  

döküldüğün denizlere
soruyorum seni
tuz basıyorlarmış saflığına,
bozulma diye...

19.05.2011

Üzerinde geçen bir yıl zarfında değişen neydi? Gelseydin soracaktım bu soruyu. Gelmedin... Belli ki aynı mekânın delisi olamayacaktık seninle. Eli dolu yaklaşan garsonu görünce, elimin tersiyle kovaladım gözyaşlarını. Kes şunu, kendine gel. Ağlamak güçsüzlerin işi. Buharı üstünde sıcacık gözlemem ve çayım gelmişti. Kim, neden icat etti bu küp şekerlerini? Nede zor açılıyor kâğıtları. Neden adı küp ama şekli dikdörtgen? Yuvarlak olsaydı adı ne olacaktı? Kes şunu... Elbette ki biliyorsun bu soruların cevabını. Şekerler dökülüp saçılmasın, ortalık kirlenmesin demiş olmalı birileri içinden. Kiloyla satıldığına göre, bir kiloluk hacme en uygun paketleme şekli dikdörtgen olmuştur. Yuvarlak olursa, kutunun içinde yuvarlanıp şekilleri bozulur. Nakliyesi, istiflemesi zorlaşırdı. At şekerini ve karıştır çayını, yeter artık... Soğuk çay sevmezsin sen. Hadi toparlan, yeter dökülüp saçıldığın. Sıkıştırılıp bir koliye dizilmiş küp şekerler gibi duygularını istifle yüreğinin kuytusuna. Akma, dökülme gözyaşlarım. Tuz dengesi bozulmasın Akdeniz'in. Yeter artık analitik düşüncelerle boğuşma. Sana ne? Ne zararı var sana küplerin, dikdörtgenlerin. İyi de küp'ün en büyük özelliği tüm yüzeylerinin kare olmasıdır. Küp şekerler küp değil! Kandırıyorlar milleti. Bunlar kesme şeker. Yeter artık… Sende kes!

Akdeniz'de tuz, çayımda şeker. Yabancı bir şehirde yalnızım. Neyse ki tam tersi bir durum yok. Ya denizler şekerli olsaydı ve ben çayıma şimdi tuz atıyor olsaydım. Yok, yok öyle olmazdı değil mi? Herkes denizi içerdi kesin. Denizleri bitirirdik maazallah.

-Buyurun hanımefendi, sıcak sıcak bir bardak Akdeniz getirdim size, dumanı üstünde soğutmayın lütfen, derdi garson...
-Teşekkür ederim ama bana Akdeniz dokunuyor. Mümkünse bir bardak Marmara alabilir miyim? Derdim ben.
-Olur mu ama diye itiraz ederdi garson. Akdeniz sahilinde taze taze Akdeniz içilir. Hem bilirsiniz, en şekerli deniz Akdeniz’dir.

-Deliye bak! Gelmiş Akdeniz sahiline, Marmara istiyor. Senin gibilere doldurup bir bardak Karadeniz, Akdeniz diye ikram etmek vardı ya Akdeniz hoşgörüsü var bizde…

Diye söylenir miydi içinden garson…    

Nihayet... Çok şükür başardım küp şekerlerin kâğıtlarını açmayı. Ne kadar da sağlam yapıyorlar bu meretleri. Dökülmeyelim, saçılmayalım baylar, bayanlar... 

Matematik öğretmenim sende yalancı çıktın. Hani X’i denkliğin diğer tarafına öteleyip yalnız bırakınca çözülürdü problem. Çözülmüyor, çözümsüz aklımda tüm sorular. Anladım sevgili sen birinci dereceden bir bilinmeyenli denklem değilsin. İki bilinmeyenli denklemsin. Çözüm yolunu seçmek kalıyor bana. Ya yerine koyma metodu, ya yok etme metodu. Hangisini seçmeliyim acaba... Bir karar vereyim bak nasıl çözüleceksin kendi kendine... Kaç çeşit denklem var? Hatırlıyor musun? Sevinçle bağırdın mı içinden, yedi diye. 

Atayım şekeri çayıma bir an önce soğumadan. Çözelti mi oldu şimdi bu? 

Peki, peki hadi bu soruyu bil bakalım.

Bir bardakta pudra şekeri, bir bardakta küp şeker, bir bardakta toz şeker var. Söyle bakalım; hepsinin üstüne aynı sıcaklıkta su konsa  hangisi daha çabuk erir? 

a) küp şeker b) toz şeker c) pudra şekeri d) Toz şeker ve küp şeker e)Hepsi 

Sorunun cevabı sende kalsın. Yeter... Evet yeter. Akıl oyunlarım, saçmalamalarım her zaman kendimi korumak, eğlendirmek adına kurduğum kurgular. Canımı yakan düşüncelerden, aklımın sorgulamalarından kurtulma çabalarım... İç seslerim her zaman beni konudan uzaklaştırmıştır. Kurtuldum işte gözyaşlarından. Düşüncelerimi okuyamayan garsona bir bardak çay daha söyledim. Saat ilerliyor. Güneş ısıtmaya başladı. Güneş Akdeniz'inin suyunu buharlaştırıp uçuruyor. Güneşi bol iklimlerin denizleri tuzlu olur. Bir başka oluyorsa da Akdeniz akşamları, bu akşam terk edeceğim şehrini. Neredesin? 

“Seyyah olup şu âlemi gezerim / Bir dost bulamadım gün akşam oldu”- Pir Sultan Abdal

                        22 Kasım 2012 – Zeynep Özmen

18 Kasım 2012 Pazar

Müebbet Tutkun


yüzünü güneşe dönen adam
güne, güneşe meftunsun
gözlerin ufukta, 
bakışların uzakta, 
ötelerde arama sevgiyi
elini siper et güneşe
eğil biraz
içindeyim
yüreğinde çözülmemiş düğümlerin gölgesindeyim

yüreğine tutunmak isterken
döne döne gönlünün taş basamaklarında kaybolmuş 
kavimler göçünden kalma 
kelimeleri unutulmuş 
yitik bir lisanım
elest bezminde yolu çizilmiş
sapağı kör, izi silinmiş cılgayım
boşuna arama 
sorma neredeyim
kendini bildiğinde
bulacaksın beni 

mahkumlar kaçmayı hayal ederken
bir ben
gönlünden sürülmeden   
aşkına müebbet tutkun
gözlerinde tutuklu
can evinde kalmak istiyorum
sanki dünya içeride
hep ben dışarıda kalıyorum...

18 Kasım 2012 - Zeynep Özmen