Bana umudu soruyorsun dost. Umut annemin; kardan, ayazdan koruyup, gözettiği üç kök
sardunyadır. Biri pembe, biri beyaz biri kırmızı. Ne zaman yüreğin mevsimi kıştan ilkbahara
döner sardunyalar her budağından tomurcuk patlatır. Umut kırılarak çoğaltılan sardunya
çelikleri gibidir. Bir saksı sardunya aniden beş kök çelik verir. Ben önce
çelikleri köklensin diye suya koyuyorum. Ellerim anneminki kadar bereketli değil. Annem suya
koymadan, besmeleyle koparıp çelikleri toprağa diker, sonra can suyu verirdi.
Umut insan yüreğine huzuru ve şefkati sunan, sabrı öğreten bir duygudur. Şefkatle incitmeden ana gövdeden çelikleri koparıp, kök salsın diye toprak
anaya sunmanın huzuru ve beklemenin sabrını verir insana. Umut bire bin
veren gümrah bir tohumdur; yeşertip, çoğaltmayı bilene.
Bana yalnızlığı soruyorsun dost. Ben annemin anlatılarından dinledim yalnızlığı. Kışın çetin şartları insanı
merhametli, hayvanı daha sokulgan kılıyor. Ama bu durum çocuklar için geçerli
olmayabiliyor bazen. Annemin Sarman'ı gece soba sönünce soluğu yatağımda alırdı.
Uykunun en tatlı yerinde; böğrümde Sarman'ın önce ağırlığı, sonra
mırıltısıyla ne olduğunu kavrayamadan korkuyla uyanırdım. Beni uyandırıp, kendisi uyumaya devam
eden Sarman'ın bu vurdumduymazlığıyla öfkeden deliye döner, onu
ensesinden tuttuğum gibi, söylene söylene salona taşır kapıyı sıkıca kapatırdım.
Anlayacağın yinede merhametliydim. Ama o hiç pes etmez, bir şekilde kapıyı
açıp tam yeniden uykuya daldığım anda nefes alışını boşluğumda
hissettirirdi bana. Sabır ve merhamet aynı anda sınanmamalı bence. Çünkü insan
sabrı tükenince merhametli olamıyor. Bu devinim öyle kızdırırdı ki beni, bu
sefer acımadan kışın ayazında pencereden dışarı atardım onu. Oh olsun diye söylenerek
üstelik.
Sarman yüzünden sabah annemle kavgaya tutuşurduk. Sarman'ın beş kardeş içinde beni
seçişi anneme göre bir sevgi gösterisiydi.
-İyi ya ne güzel bak seni seviyor hayvan. Derdi annem
Sevgi karşılıklı olmalıydı.
-Ama ben onu sevmiyorum anne. At artık şu kediyi evden. Diye söylenirdim.
İşte böyle bir gün annem yalnızlığı anlattı bana. Yalnızlık anneme
göre; çöpsüz üzüm misali tüm çocuklar sokakta oynarken, avluda tek başına oynamaktı.
Annem kardeşsiz büyümüştü. Yalnızlık onu koruyacak ablasının, ağabeyinin olmaması demekti. Hiç
günahı yokken "kan davası" denen çekişmenin ortasında bir çocuk olmaktı
annemin yalnızlığı. Ağabeyi ve ablası bu davanın bir parçası olmaktan kurtulamamıştı. İki can alınmış ama dava
bitmemişti. Yalnızlık; dayak yiyeceğini bile bile, taşlanmayı göze
alarak sokağa çıkıp çocukların arasına karışıp oyun oynama riskini göze
almaktı. Annem hep kedisiyle uyumuş, kedileri ömrü boyunca sevmiş bir
kadındı. Ez cümle yalnızlık insanca duyguların öldüğü her yerde
sıcak bir nefesi yatağında bir kediyle paylaşmaktı.
Bana umutsuzluğu soruyorsun dost. Ben sana annemi umutsuz gördüğüm anı
anlatayım. Umutsuzluğun izleri öyle derindir ki dost. Onu uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Benim
doğumumdan evvel ölü doğan kardeşimdi annem için umutsuzluk. Dokuz ay karnında taşıdığı yavrusu, bu
dünyaya hiç ses vermemiş. Hiç ağlamamış. Bir anne için yavrusunun ağlaması üzücü bile olsa, hayata
merhaba diyen o ilk nefes alış anında dünyaya atılan o eşsiz çığlık atılmamıştı.
-Ölü doğdu yavrum. Hiç ses vermedi...
Derken, yüzünde sıkışan kasların gerginliği, sesinde duyduğum o derin acı ve annemin gözünden akan yaşlardı umutsuzluk. Ki ben annemi o
güne değin hiç ağlarken görememiştim. Anlayacağın umutsuzluk; insanı nefessiz bırakan, ölü doğan sessiz bir
çocuk.
26
Kasım 2012 – Zeynep Özmen
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder