Güneş'in güleç yüzü Toroslar’ın ardından görününce, yağmur bulutları küsüp
gitmişti. Akdeniz'in mavi dalgaları sıcak bir merhabayla karşıladı beni.
"yüreğini kapta gel" diyen davetkâr Akdeniz şarkısına uyup
gelmiştim. Anladım ki ne Akdeniz'e, ne bana yakışıyordu hüzün. Hiç bir
zaman sevmedim hüznü. Erkenden kalkıp gelmiştim şehrine. Gün batmadan geri dönecektim. Hep
diyordun ya bana "anın tadını çıkar"; aklımdan tüm düşünceleri kovup,
söz dinleyen uslu bir çocuk olmaya karar verdim. Keyfim yerine gelince,
karnımın acıktığını hissettim. Kahvaltı yapıp çıksaydım keşke. Sanki
şehri kaçıyordu, sanki randevuya geç kalıyordum. Ne vardı erkenden, aç aç
yollara düşecek. Kızıp içten içe söylenirken
kendime, ilacımı içmediğimi ayrımsadım. Sakin olmalıydım.
Denizin tam karşısında "Ayışığı kafe". Böyle yazıyordu
girişinde. Önce ismini, yaklaştıkça bahçesindeki çiçekleri, çimenleri sevdim.
Masaların üstünde açılmış tenteler, köşede yer minderleri olan güzel bir mekândı
burası. Pazar günüydü ve henüz kimse yoktu mekânda. Garsonlar günün hazırlık
telaşındaydı. Köşede sofra başında hamarat bir kadın hazırlık yapıyordu. Sofra
başında, elinde oklava, yufka açan kadınlar bana hep annemi hatırlatır.
Maharetlidir elleri, hatta sihirli. Hamarattır hepsi. Göz açıp kapatıncaya
kadar sofra kadar bir yufkayı açıverirler. Onların bu mahareti her zaman
kıskandırmıştır beni. Annemin istediği gibi eline her iş yakışan, becerikli bir
kız çocuğu olamamıştım. Annem sabırla öğretmeyi pek çok kez denemiş olsa bile,
kare ya da dikdörtgenden öteye gitmeyen asla yuvarlak bir şekil almayan açtığım
yufkalar kızdırırdı onu. Sabrı tükenince oklavayı aynı maharetle
patlatıverirdi kafama. Bir türlü öğrenemedim yufka açmayı. Haklıydı kendince
annem. Benden kaç yaş küçük kardeşlerim bile öğrenmişti yufka açmayı. O günlerden
kalma kıskançlık ve utançla bir an sanki arazımı bulacakmış gibi eğilip
bakmıştım ellerime.
Tentelerin gölgesinde, maviye nazır bir masaya oturdum. Mekânın ilk
müşterisiydim. Genç, güleç yüzlü bir garson aldı siparişimi. Peynirli gözleme
söyledim.
-Yeni açıyor abla gözlemeleri, biraz bekleyeceksiniz, dedi garson.
-Sorun değil. Beklerim, dedim.
Akdeniz köpük köpük dalgalarıyla mavi mavi kucaklamıştı beni. İstanbul'da
olsa bu manzara "brunch" yapmaya gelen kalabalıktan iğne atılacak yer
kalmazdı. Güneşten korunmak için gölgesine sığındığım masada karşımdaki boş
sandalyeye düşen gölgem burkmuştu içimi. Hayallerimden uzak bir manzaranın
orasında yapayalnızdım. Arkasında durulmamış boş sözler gibiydin. Dalgalar
üstüme yürürken, iki damla yuvarlanıverdi gözlerimden. Neden iki göz
aynı anda hareket ediyordu sanki. Sen ancak bir damla gözyaşını hak ediyordun. Akdeniz'in tuzlu sularına uğurladım gözyaşlarımı. Birden sana yazdığım
dizeler geldi aklıma.
döküldüğün denizlere
soruyorum seni
tuz basıyorlarmış saflığına,
bozulma diye...
19.05.2011
soruyorum seni
tuz basıyorlarmış saflığına,
bozulma diye...
19.05.2011
Üzerinde geçen bir yıl zarfında değişen neydi?
Gelseydin soracaktım bu soruyu. Gelmedin... Belli ki aynı mekânın delisi
olamayacaktık seninle. Eli dolu yaklaşan garsonu görünce, elimin tersiyle
kovaladım gözyaşlarını. Kes şunu, kendine gel. Ağlamak güçsüzlerin işi. Buharı üstünde sıcacık gözlemem ve çayım
gelmişti. Kim, neden icat etti bu küp şekerlerini? Nede zor
açılıyor kâğıtları. Neden adı küp ama şekli dikdörtgen? Yuvarlak olsaydı adı ne
olacaktı? Kes şunu... Elbette ki biliyorsun bu soruların
cevabını. Şekerler dökülüp saçılmasın, ortalık kirlenmesin demiş
olmalı birileri içinden. Kiloyla satıldığına göre, bir kiloluk hacme en uygun
paketleme şekli dikdörtgen olmuştur. Yuvarlak olursa, kutunun içinde yuvarlanıp
şekilleri bozulur. Nakliyesi, istiflemesi zorlaşırdı. At şekerini ve karıştır çayını, yeter artık... Soğuk
çay sevmezsin sen. Hadi toparlan, yeter dökülüp saçıldığın. Sıkıştırılıp
bir koliye dizilmiş küp şekerler gibi duygularını istifle yüreğinin kuytusuna.
Akma, dökülme gözyaşlarım. Tuz dengesi bozulmasın Akdeniz'in. Yeter artık analitik düşüncelerle boğuşma. Sana ne? Ne
zararı var sana küplerin, dikdörtgenlerin. İyi de küp'ün en büyük
özelliği tüm yüzeylerinin kare olmasıdır. Küp şekerler küp değil! Kandırıyorlar
milleti. Bunlar kesme şeker. Yeter artık… Sende kes!
Akdeniz'de tuz, çayımda şeker. Yabancı bir şehirde
yalnızım. Neyse ki tam tersi bir durum yok. Ya denizler şekerli olsaydı ve ben
çayıma şimdi tuz atıyor olsaydım. Yok, yok öyle olmazdı değil mi? Herkes denizi içerdi kesin.
Denizleri bitirirdik maazallah.
-Buyurun hanımefendi, sıcak sıcak bir bardak Akdeniz
getirdim size, dumanı üstünde soğutmayın lütfen, derdi garson...
-Teşekkür ederim ama
bana Akdeniz dokunuyor. Mümkünse bir bardak Marmara alabilir miyim? Derdim ben.
-Olur mu ama diye
itiraz ederdi garson. Akdeniz sahilinde taze taze Akdeniz içilir. Hem
bilirsiniz, en şekerli deniz Akdeniz’dir.
-Deliye bak! Gelmiş
Akdeniz sahiline, Marmara istiyor. Senin gibilere doldurup bir bardak Karadeniz,
Akdeniz diye ikram etmek vardı ya Akdeniz hoşgörüsü var bizde…
Diye söylenir miydi
içinden garson…
Nihayet... Çok şükür başardım küp
şekerlerin kâğıtlarını açmayı. Ne kadar da sağlam yapıyorlar bu meretleri. Dökülmeyelim, saçılmayalım baylar, bayanlar...
Matematik öğretmenim
sende yalancı çıktın. Hani X’i denkliğin diğer tarafına öteleyip yalnız
bırakınca çözülürdü problem. Çözülmüyor, çözümsüz aklımda tüm sorular. Anladım
sevgili sen birinci dereceden bir bilinmeyenli denklem değilsin. İki
bilinmeyenli denklemsin. Çözüm yolunu seçmek kalıyor bana. Ya yerine koyma
metodu, ya yok etme metodu. Hangisini seçmeliyim acaba... Bir karar vereyim bak
nasıl çözüleceksin kendi kendine... Kaç çeşit denklem var? Hatırlıyor musun?
Sevinçle bağırdın mı içinden, yedi diye.
Atayım şekeri çayıma bir an önce
soğumadan. Çözelti mi oldu şimdi bu?
Peki, peki hadi bu
soruyu bil bakalım.
Bir bardakta pudra
şekeri, bir bardakta küp şeker, bir bardakta toz şeker var. Söyle bakalım;
hepsinin üstüne aynı sıcaklıkta su konsa hangisi daha çabuk erir?
a) küp şeker b) toz
şeker c) pudra şekeri d) Toz şeker ve küp şeker e)Hepsi
Sorunun cevabı sende kalsın. Yeter... Evet yeter.
Akıl oyunlarım, saçmalamalarım her zaman kendimi korumak, eğlendirmek adına
kurduğum kurgular. Canımı yakan düşüncelerden, aklımın sorgulamalarından
kurtulma çabalarım... İç seslerim her zaman beni konudan uzaklaştırmıştır.
Kurtuldum işte gözyaşlarından. Düşüncelerimi okuyamayan garsona bir bardak çay daha söyledim. Saat ilerliyor. Güneş ısıtmaya başladı. Güneş Akdeniz'inin
suyunu buharlaştırıp uçuruyor. Güneşi bol iklimlerin denizleri tuzlu olur. Bir
başka oluyorsa da Akdeniz akşamları, bu akşam terk edeceğim şehrini.
Neredesin?
“Seyyah olup şu âlemi gezerim / Bir dost bulamadım gün akşam oldu”- Pir
Sultan Abdal
22
Kasım 2012 – Zeynep Özmen
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder