birileri sevdamızın izinde
yakışıp, yakıştırmalar eşliğinde
çıkar peşinde
kimbilir kimin kanı var ellerinde
bitmeyen kinin provası yapılıyor yeryüzünde
intikama kurulmuş saatler
teknik takip başlatmış kriminal ekipler
ruhumun şizofrenik boşluğunda
gülüşünün izini sürecekler
birazdan ucu dokunur hayata
soruşturulur manası şeytanca
koparıp alacaklar yüzümden tebessümleri
sonra susacak siren sesleri
katiller yıkayacak ellerini
korkma!
bulmak o kadar kolay değil seni
bir oktav açıyorum düşlerimin ezberini
kapatıyorum gözlerimi
haylaz bir çocuğun parmakları piyano çalıyor içimde
paletimdeki renkleri karıştırıp duruyorlar
maviyi arıyorlar
çağrışımsız renkler buluyorum
ötekilerden öte imgeler kuruyorum
çocukça bir kahkahaya tutunup
zamanı durduruyorum
sorgular, yargılar, alkışlar
sayfalar açılıyor
sayfalar kapanıyor
arıyorlar seni
düş müsün
düşünce mi
yitik bir imge mi
söylesene sevgili kimsin sen
her acı tebessümün içine işleyen
deli deli gülümseten
düş müsün
düşünce mi
düşünceden öte
ruhumun içinde
paranoid bir şüphe mi
aşkın rengi yoksa şizofrengi mi
27 Mayıs 2013 - Zeynep Özmen
28 Mayıs 2013 Salı
Sana açılan acıları kapatmak için her sayfanın sonuna bir kapı çiziyorum
bir intihar provasının tam ortasında
çaresizlik son kaleyi kuşattığında
hayat beni boşluğa savurduğunda
aklımın bir karış çocuk olası tutuyor
çeviriyorum telefonu
her konuşma öncesi akrep zehirleyip zamanı durduruyor
sözcükler en zavallı, en acılı anlamları yüklenip geliyor
konuştukça susan,
sustukça suçlayan sesinde
dünyayı kuşatan
umudu çalan
yok sayan umarsız tını kışkırtıyor yüreğimi
kim demişse yalan söylemiş besbelli
umuda kapanan her kapı fişekliyor, diriltiyor beni
içimdeki çocuk inadına yaşa diye tutturuyor
insan acıları yaşayarak öğreniyor
kimin acısı bir parmak
kimin acısı bir karış
acıyı acıyla boy ölçüştürmek neyin nesi
inadına tutunurken hayata
ve inadına gülümserken dünyaya
tüm şehir gülüyormuş bana
varsın gülsünler
parmakla göstersinler
acıyı yaşayıp hüzne boğulandan daha gerçekçiyim nasılsa
gerçek acı anlatılmaz
acılar yaşamak ve yaşatmak için vardır hayatta
kesin sözcükler söyleyen için mutlak yargılar içerir
söylenip durma
çok güldüğüme bakma
güldürürken düşündürdüklerimi anla
deliler neden mutludur bilir misin
parmak hesabı yapmadan,
ölçüp tartmadan yaşarlar acıyı
hemde gülerek
bazı acılar vardır ki seçenek sunmaz insana
ağlamak, hüzünlenmek, gülmek arası o yerde
hesabını yaptığın hiç bir şey senin değildir
acı bile...
ancak deliler güler geçer her şeye
insanlardaki anlama değil anlamlandırma telaşı yüreğimi yoruyor
her akıl kendine bir soruyken
bir başka soruyu çözme telaşına nasıl gülmez insan...
şimdilerde susarak ödüyorsun bu dostluğun diyetini
oysaki her susku derin yargılar içerir
hatırlıyorsun değil mi katil olacağımı iddia ettiğin günleri
o gün bu gündür hiç yanıltmadım seni
silah kimin elinde, tetikte kimin parmağı var hiç sormadım
ne yazık ki sende beni hiç şaşırtmadın…
sana açılan acıları kapatmak için
her sayfanın sonuna bir kapı çiziyorum
yersiz, yönsüz, menteşesiz
nereye açılacağı belirsiz
23 Mayıs 2013 – Zeynep Özmen
çaresizlik son kaleyi kuşattığında
hayat beni boşluğa savurduğunda
aklımın bir karış çocuk olası tutuyor
çeviriyorum telefonu
her konuşma öncesi akrep zehirleyip zamanı durduruyor
sözcükler en zavallı, en acılı anlamları yüklenip geliyor
konuştukça susan,
sustukça suçlayan sesinde
dünyayı kuşatan
umudu çalan
yok sayan umarsız tını kışkırtıyor yüreğimi
kim demişse yalan söylemiş besbelli
umuda kapanan her kapı fişekliyor, diriltiyor beni
içimdeki çocuk inadına yaşa diye tutturuyor
insan acıları yaşayarak öğreniyor
kimin acısı bir parmak
kimin acısı bir karış
acıyı acıyla boy ölçüştürmek neyin nesi
inadına tutunurken hayata
ve inadına gülümserken dünyaya
tüm şehir gülüyormuş bana
varsın gülsünler
parmakla göstersinler
acıyı yaşayıp hüzne boğulandan daha gerçekçiyim nasılsa
gerçek acı anlatılmaz
acılar yaşamak ve yaşatmak için vardır hayatta
kesin sözcükler söyleyen için mutlak yargılar içerir
söylenip durma
çok güldüğüme bakma
güldürürken düşündürdüklerimi anla
deliler neden mutludur bilir misin
parmak hesabı yapmadan,
ölçüp tartmadan yaşarlar acıyı
hemde gülerek
bazı acılar vardır ki seçenek sunmaz insana
ağlamak, hüzünlenmek, gülmek arası o yerde
hesabını yaptığın hiç bir şey senin değildir
acı bile...
ancak deliler güler geçer her şeye
insanlardaki anlama değil anlamlandırma telaşı yüreğimi yoruyor
her akıl kendine bir soruyken
bir başka soruyu çözme telaşına nasıl gülmez insan...
şimdilerde susarak ödüyorsun bu dostluğun diyetini
oysaki her susku derin yargılar içerir
hatırlıyorsun değil mi katil olacağımı iddia ettiğin günleri
o gün bu gündür hiç yanıltmadım seni
silah kimin elinde, tetikte kimin parmağı var hiç sormadım
ne yazık ki sende beni hiç şaşırtmadın…
sana açılan acıları kapatmak için
her sayfanın sonuna bir kapı çiziyorum
yersiz, yönsüz, menteşesiz
nereye açılacağı belirsiz
23 Mayıs 2013 – Zeynep Özmen
Vakit kaybı
Sevgi taşıyan, özlem taşıyan bir tren geçiyor raylardan.
Gizli bir el dokunuyor raylara. Adı bazen umursamazlık,
bazen imkansızlık.
Makas değiştiriyor tren, ne dönebiliyor,
ne hedefe varıyor.
Yol kapanıyor...
Gidişi imkansız yollar değil,
dönüşü mecburi olan yollar hayatı anlamsız kılıyor.
Hayat anlamını yitirdiğinde her şey sıradanlaşıyor.
Kendinden kaçmak için sığındığın kalabalıklar anlamsız bir panayıra,
yapılan konuşmalar dinlenmesi mecburi sıkıcı söylevlere dönüşüyor.
Hayat çemberinde kalabalık çoğaldıkça
sesler yükseliyor ama sen susuyor, durmadan eksiliyorsun.
Kaybolmak için girdiğin kalabalıkta kendini anımsıyorsun.
Kaybolamıyorsun...
Hayatla aranda kurulan sevgi bağı bir bir kopuyor.
Kalabalık içinde bir ses. Öylesine gelişi güzel kendi kendine rüzgarla doldu kulağıma.
-Vakit kaybı... dedi
Verdiğim tüm kayıplara inat,
tüm kayıpları göze alarak karşı durdum sözlere, söylevlere.
Kabulün kabulüm değil değil ey hayat.
Vakit kaybolma vakti değil.
Vakit imkansızlıklar içinde, yalnızlıklar içinde, en derin boşlukta çoğalma vakti.
Vakit durma vakti değil vakit doğma vakti.
Vakit ölme vakti değil, dirilme vakti. Vakit her şeye rağmen direniş vakti.
Sorma artık, gideni, yiteni, biteni...
Tarih çöplüğüne gömülür yalan.
Yol sormaz kimseye geride kalsa da gerçek olan.
Kayboldukça bu aşkın derin boşluğunda.
Geri dönüp bakınca içten içe ne dedin.
Sormadım hiç sana.
Nasıl adlandırdın beni.
Yad gibi yabancı gibi,
-Vakit kaybı mı?
Oysaki biliyorsun ben yazdıkça, çoğalıyor bir anlam kazanıyorsun.
Sana verdiğim mavilikleri, denizi, gökyüzünü sen sanıyorsun.
Sorun şu ki sevgilim ben seni çok iyi tanıyorum,
sen beni hiç tanımıyorsun.
Zamana yenilmeyen mavilikler benim.
Zamana yenilen her gün eksilen sensin.
Her gün bir tınısı kaybolan, eksilen sesin...
Diyordun ya bana hani,
-Hep aklımda kalacaksın.
Sendeki değerim vakit kaybıysa eğer;
anlara, anılara yer yok artık hayatımızda.
Üzgünüm...
Kaybettiğin zamanı sana geri veremem.
Ben gecelere birikiyorum,
günler senin olsun.
Sevgisiz, anlamsız hayatı sevmiyorum,
ben gidiyorum...
Taşıyamadığın sevgi dolu yüreğim
Taşınır, taşınmaz tüm mallarım
Duygularım
Senin olsun....
21 Mayıs 2013 - Zeynep Özmen
Gizli bir el dokunuyor raylara. Adı bazen umursamazlık,
bazen imkansızlık.
Makas değiştiriyor tren, ne dönebiliyor,
ne hedefe varıyor.
Yol kapanıyor...
Gidişi imkansız yollar değil,
dönüşü mecburi olan yollar hayatı anlamsız kılıyor.
Hayat anlamını yitirdiğinde her şey sıradanlaşıyor.
Kendinden kaçmak için sığındığın kalabalıklar anlamsız bir panayıra,
yapılan konuşmalar dinlenmesi mecburi sıkıcı söylevlere dönüşüyor.
Hayat çemberinde kalabalık çoğaldıkça
sesler yükseliyor ama sen susuyor, durmadan eksiliyorsun.
Kaybolmak için girdiğin kalabalıkta kendini anımsıyorsun.
Kaybolamıyorsun...
Hayatla aranda kurulan sevgi bağı bir bir kopuyor.
Kalabalık içinde bir ses. Öylesine gelişi güzel kendi kendine rüzgarla doldu kulağıma.
-Vakit kaybı... dedi
Verdiğim tüm kayıplara inat,
tüm kayıpları göze alarak karşı durdum sözlere, söylevlere.
Kabulün kabulüm değil değil ey hayat.
Vakit kaybolma vakti değil.
Vakit imkansızlıklar içinde, yalnızlıklar içinde, en derin boşlukta çoğalma vakti.
Vakit durma vakti değil vakit doğma vakti.
Vakit ölme vakti değil, dirilme vakti. Vakit her şeye rağmen direniş vakti.
Sorma artık, gideni, yiteni, biteni...
Tarih çöplüğüne gömülür yalan.
Yol sormaz kimseye geride kalsa da gerçek olan.
Kayboldukça bu aşkın derin boşluğunda.
Geri dönüp bakınca içten içe ne dedin.
Sormadım hiç sana.
Nasıl adlandırdın beni.
Yad gibi yabancı gibi,
-Vakit kaybı mı?
Oysaki biliyorsun ben yazdıkça, çoğalıyor bir anlam kazanıyorsun.
Sana verdiğim mavilikleri, denizi, gökyüzünü sen sanıyorsun.
Sorun şu ki sevgilim ben seni çok iyi tanıyorum,
sen beni hiç tanımıyorsun.
Zamana yenilmeyen mavilikler benim.
Zamana yenilen her gün eksilen sensin.
Her gün bir tınısı kaybolan, eksilen sesin...
Diyordun ya bana hani,
-Hep aklımda kalacaksın.
Sendeki değerim vakit kaybıysa eğer;
anlara, anılara yer yok artık hayatımızda.
Üzgünüm...
Kaybettiğin zamanı sana geri veremem.
Ben gecelere birikiyorum,
günler senin olsun.
Sevgisiz, anlamsız hayatı sevmiyorum,
ben gidiyorum...
Taşıyamadığın sevgi dolu yüreğim
Taşınır, taşınmaz tüm mallarım
Duygularım
Senin olsun....
21 Mayıs 2013 - Zeynep Özmen
Ne garip değil mi?
Sevdiğin, inandığın kelimelere sırtını dayayıp
kararlı söylevler eşliğinde konuşurken izledim seni.
Yüzünden geçen apak bulutları seyre daldım.
Kelimelerinle gezdim dünyayı sokak sokak.
Su derken susuzluğu gördüm gözlerinde sustum.
Gözlerinde için için yanan ışık, sesindeki hüzün ne kadar tanıdık.
Bir an uzanıp yüzüne düşen gölgeleri çekip almak istedim hayatından.
Ama yapamadım, yapamazdım.
-Sen acıya dokunabilir misin Abidin?
-Silebilir misin göğün pusunu?
Her gölge bir adanmışlık, her gölge bir bağ,
her gölge bir bedel çünkü.
Söylenmeyen sözlerin içinde dile gelmeyen
ne çok yaşanmışlık, ne çok izdüşümü saklar insan.
Bilir misin kirpiklerin ardına saklanır en çok özlenen.
Yüreğe özlem dokundukça uzun kirpik, kısa kirpiğe dokunur durur.
Kırpıldıkça gözlerin, güneşi gördüm gözlerinde. Yakan, kavuran,
ısıtan, aydınlatan, dünyadan uzak, umudu çoğaltan,
yalnız güneş...
Biliyorsun değil mi en çok yalnızlar çoğaltır umudu.
İnsan güneş olmaya görsün...
Ne yaklaşabilirsin, ne dokunabilirsin,
ne de kaçabilirsin artık ondan.
İçimde bir ses haykırmak istedi o an.
Üzgünüm çocuk güneş gibi bakıyorsun...
Üzgünüm çocuk güneş gibi içten içe yanıyorsun.
Bağrımızda saklı mektuplar, güneşte sararan anılar eşliğinde akarken zaman
kıyısında durduğum hayatı seyre durdum.
Omzuna dokununca hilal, küçük bir çocuk gibi sevinçle gülümsedim.
Her düşün içinden, bir gerçek sıyrılır.
Gitme vakti gelmişti.
Gidelim dedin...
Yoluna koymak için hayatı, koyulduk yola.
Yürürken yan yana, yol yol ayrılan,
yol yol kavuşan insanlar, düşünceler gibi savruldum boşluğa.
Yollar mıydı bizi ayıran. Yürüyüşümüz mü, adımlarımız mı.
Bilmek ve yapmak ayrımında yapamadıklarımız mı.
Yaşayamadıklarımız mı.
Yaşayan mı suçlu, yaşatmayan mı?
Sorsan insana dair doğrular, gerçekler, iyilikler ve temenniler
hep hümanist yaklaşım içerir.
İyi ama bu kötüler kim? Kimin eseri?
Çünkü her insanın yanlışa, yalana yaklaşımı sözde aynı.
Sözü başka, özü başka olan kim?
İyisiyle, kötüsüyle hepsi insan...
Ne garip değil mi?
16 Mayıs 2013 - Zeynep Özmen
kararlı söylevler eşliğinde konuşurken izledim seni.
Yüzünden geçen apak bulutları seyre daldım.
Kelimelerinle gezdim dünyayı sokak sokak.
Su derken susuzluğu gördüm gözlerinde sustum.
Gözlerinde için için yanan ışık, sesindeki hüzün ne kadar tanıdık.
Bir an uzanıp yüzüne düşen gölgeleri çekip almak istedim hayatından.
Ama yapamadım, yapamazdım.
-Sen acıya dokunabilir misin Abidin?
-Silebilir misin göğün pusunu?
Her gölge bir adanmışlık, her gölge bir bağ,
her gölge bir bedel çünkü.
Söylenmeyen sözlerin içinde dile gelmeyen
ne çok yaşanmışlık, ne çok izdüşümü saklar insan.
Bilir misin kirpiklerin ardına saklanır en çok özlenen.
Yüreğe özlem dokundukça uzun kirpik, kısa kirpiğe dokunur durur.
Kırpıldıkça gözlerin, güneşi gördüm gözlerinde. Yakan, kavuran,
ısıtan, aydınlatan, dünyadan uzak, umudu çoğaltan,
yalnız güneş...
Biliyorsun değil mi en çok yalnızlar çoğaltır umudu.
İnsan güneş olmaya görsün...
Ne yaklaşabilirsin, ne dokunabilirsin,
ne de kaçabilirsin artık ondan.
İçimde bir ses haykırmak istedi o an.
Üzgünüm çocuk güneş gibi bakıyorsun...
Üzgünüm çocuk güneş gibi içten içe yanıyorsun.
Bağrımızda saklı mektuplar, güneşte sararan anılar eşliğinde akarken zaman
kıyısında durduğum hayatı seyre durdum.
Omzuna dokununca hilal, küçük bir çocuk gibi sevinçle gülümsedim.
Her düşün içinden, bir gerçek sıyrılır.
Gitme vakti gelmişti.
Gidelim dedin...
Yoluna koymak için hayatı, koyulduk yola.
Yürürken yan yana, yol yol ayrılan,
yol yol kavuşan insanlar, düşünceler gibi savruldum boşluğa.
Yollar mıydı bizi ayıran. Yürüyüşümüz mü, adımlarımız mı.
Bilmek ve yapmak ayrımında yapamadıklarımız mı.
Yaşayamadıklarımız mı.
Yaşayan mı suçlu, yaşatmayan mı?
Sorsan insana dair doğrular, gerçekler, iyilikler ve temenniler
hep hümanist yaklaşım içerir.
İyi ama bu kötüler kim? Kimin eseri?
Çünkü her insanın yanlışa, yalana yaklaşımı sözde aynı.
Sözü başka, özü başka olan kim?
İyisiyle, kötüsüyle hepsi insan...
Ne garip değil mi?
16 Mayıs 2013 - Zeynep Özmen
Kim çekti yanlış çöpü? Bu karmaşa kimin eseri?
Kelimelerle savaşıyor, sözcüklerle karşı karşıya kalıyorum. Yaz geliyor ve ben yazmaktan korkuyorum. İnsan bir umuda ne kadar tutunur bilmiyorum. Kendimi bildim bileli bir umuda tutunuyorum. Yanlış yerde bulunan, açılmayan kapı gibisin. Habire zorluyorum. Her defasında bir cümle devriliyor içimde. Umutsuzluk öyle bir duygu ki ateşli hastalığa tutulmuş çocuklar gibi sıkışıp kalıyorsun dört duvar arasında. Sonrası boşvermişlik. Her şeyin üstünü örten bir sis perdesi.
Görmezden gelmek istiyorum, ilgi bekleyen saksıda sardunyaları. Yeşermesin, kök vermesin, çiçek açmasın istiyorum. Bir yanım ölmesine izin vermiyor. İnsan yanım mı, inançlarım mı, suçsuz oluşları mı bana bunu yaptıran bilmiyorum. Mecburiyetin bıkkınlık veren yanlarına söylenerek sürdürüyorum yaşamayı ve yaşatmayı. Hayatla aramda kurulan köprüleri bir bir yıkmak istiyorum. Akıl oyunlarıyla sınırlar tayin ederek beni hapseden sözcüklerle araya mesafe koyuyorum. Umut/suzluk kumarbaz bir duygu. Gelip gidip kaybettikçe kazanmayı, kazandıkça kaybetmeyi göze almayı öğütlüyor insana. Durma devam et, yol çizgilerini takip et! Diye fısıldıyor kulağına.
Geriye dönüp bakınca üstünden yağmurlar geçmiş, bir türlü ölmeyi becerememiş ıpıslak bir sevdanın ağırlığını taşıyor omuzlarım. Hayat bıkmadan, usanmadan mikadonun karmakarışık çöplerini yığıyor önüme. Sorulardan, sorgulardan yorgunum. İç sesim yinede susmuyor. Kim çekti yanlış çöpü? Bu karmaşa kimin eseri? Bazen umut oluyor tüm bunların suçlusu, bazen umutsuzluk... Yanlış zamanda yanlış yerde bulunmak gibi umudun ve umutsuzluğun gelişi.
Kelimelerle oynuyor hayat. Yazarak tükeneceğini sandığım acılar umudumu tüketti. Maviye umutla bakan, denizde yakamoz sayan, kendi kendine konuşan o küçük kızı kaybettim. Onun gidişini umursamıyorum artık. Belki böylesi daha iyidir. Umutla bakmıyorum diye, başını alıp hiç bir yere gitmeyecek nasıl olsa deniz. Durmayı bilmeli insan. Hayata katılmak, kendimden bir şeyler vermekten yorgunum diye kimse suçlayamaz beni. Güneş bile bazen sis perdesini aralayamıyor, aydınlatamıyor dünyayı. Nasıl olsa yüreğinde sevgi varsa, engelleri aşmayı, yeniden akmayı başarır insan. Şimdi durmak, durulmak zamanı.
Bugünlerde her şeyi boşvermiş bir ırmak görürsen şaşırma. Vardır bir bildiği. Hem bilirsin hiç bir ırmak kendiliğinden değiştirmez yolunu. Göze alıp ölümü, say ki şerit değiştirdim. Ama ölmedim... Artık ne elinden tutmak istiyorum umudun, ne de aklımı çelmesine izin veriyorum umutsuzluğun. Boşvermişlik içindeyim. Tıpkı senin yaptığın gibi.
14 Mayıs 2013 – Zeynep Özmen
Görmezden gelmek istiyorum, ilgi bekleyen saksıda sardunyaları. Yeşermesin, kök vermesin, çiçek açmasın istiyorum. Bir yanım ölmesine izin vermiyor. İnsan yanım mı, inançlarım mı, suçsuz oluşları mı bana bunu yaptıran bilmiyorum. Mecburiyetin bıkkınlık veren yanlarına söylenerek sürdürüyorum yaşamayı ve yaşatmayı. Hayatla aramda kurulan köprüleri bir bir yıkmak istiyorum. Akıl oyunlarıyla sınırlar tayin ederek beni hapseden sözcüklerle araya mesafe koyuyorum. Umut/suzluk kumarbaz bir duygu. Gelip gidip kaybettikçe kazanmayı, kazandıkça kaybetmeyi göze almayı öğütlüyor insana. Durma devam et, yol çizgilerini takip et! Diye fısıldıyor kulağına.
Geriye dönüp bakınca üstünden yağmurlar geçmiş, bir türlü ölmeyi becerememiş ıpıslak bir sevdanın ağırlığını taşıyor omuzlarım. Hayat bıkmadan, usanmadan mikadonun karmakarışık çöplerini yığıyor önüme. Sorulardan, sorgulardan yorgunum. İç sesim yinede susmuyor. Kim çekti yanlış çöpü? Bu karmaşa kimin eseri? Bazen umut oluyor tüm bunların suçlusu, bazen umutsuzluk... Yanlış zamanda yanlış yerde bulunmak gibi umudun ve umutsuzluğun gelişi.
Kelimelerle oynuyor hayat. Yazarak tükeneceğini sandığım acılar umudumu tüketti. Maviye umutla bakan, denizde yakamoz sayan, kendi kendine konuşan o küçük kızı kaybettim. Onun gidişini umursamıyorum artık. Belki böylesi daha iyidir. Umutla bakmıyorum diye, başını alıp hiç bir yere gitmeyecek nasıl olsa deniz. Durmayı bilmeli insan. Hayata katılmak, kendimden bir şeyler vermekten yorgunum diye kimse suçlayamaz beni. Güneş bile bazen sis perdesini aralayamıyor, aydınlatamıyor dünyayı. Nasıl olsa yüreğinde sevgi varsa, engelleri aşmayı, yeniden akmayı başarır insan. Şimdi durmak, durulmak zamanı.
Bugünlerde her şeyi boşvermiş bir ırmak görürsen şaşırma. Vardır bir bildiği. Hem bilirsin hiç bir ırmak kendiliğinden değiştirmez yolunu. Göze alıp ölümü, say ki şerit değiştirdim. Ama ölmedim... Artık ne elinden tutmak istiyorum umudun, ne de aklımı çelmesine izin veriyorum umutsuzluğun. Boşvermişlik içindeyim. Tıpkı senin yaptığın gibi.
14 Mayıs 2013 – Zeynep Özmen
Hiç susmadan cevapsız sorular soruyorum, hiç konuşmadan hükümsüz yanıtlar veriyorsun.
Sensizlikten bunaldığım geceler, penceremi açıp derin derin soluk alıyorum. Boğazdan geçen yaşlı yük gemisinin ağır ağır geçen siluetini izlemeye koyuluyorum. Karşı sahilde yanan lambaları sayıyorum. Evlerde, odalarda hapsolan uyku kaçkınları uyusun gece bana kalsın istiyorum. Bazı geceler ayakkabılarımı alıp elime, parmak uçlarıma basa basa sessiz bir kaçış planının peşinde soluğu kapı önünde alıyorum. Yakalanma korkusuyla bina giriş kapısına yakın gıcırdayan ikinci basamağı pür dikkat aşıyorum. Sokağa, geceye, kalabalığa karışıyorum. Esir olduğum senli düşüncelerden, odalardan kaçıyorum. Aynı gecenin sabahında tek sığınağım yine sen, yine aşk oluyor...
Biliyorum farkımız yok. Aylarca susup gidişlerinde. İç kavgalarına yenilip geri gelişlerinde. Söyleyememiş olsan da aklının inşaa ettiği tüm cephelerde kıyasıya vuruşan, yüreğinde yansıyan, çağlayan, çoğalan aşk seni her defasında geri getirdi. Arkanı dönüp gidemedin. Ne yapsan terk edemedin. Seslerin yalan söyleyemediğini biliyor muydun. Söylenmemiş sözleri, verilmemiş cevapları sesinde saklar insan. Konuşurken sesinin tınılarındaki ezgi ele verir seni.
Sesinden anlardım gidemediğini. İnsana dair, hayata dair, özgürlüğe dair tüm konuşmalarda bir orman gümbürtüsü taşıyan sesin, konu aşka gelince utangaç bir çocuğun mahcubiyetine bürünüp sustururdu seni. Konuşmanın ortasında bir bahane bulup kaçardın benden. Ellerimiz dokunmasa da sözler dokunur, bir kelimeye alınırdık en olmadık yerde. Bir söz umut olur bine bölünür, imla hatası gibi yanlış anlaşılmalara yol açardı sitemkar bir tını. Bir kelimeyle uyuduk, bir kelimeyle uyandık gecenin ortasında.
Sorun şu ki sevgilim evlerden, odalardan kaçıyor ama her defasında geri dönüyoruz. Pencereyi, kapıyı sıkaca kapatıp susturuyoruz dış sesleri. İçimizden gelen gürültüleri yok edemiyor, bastıramıyoruz sesini. Hangi tarafı tutacağımızı, kimin sözünü dinleyeceğimizi, hangi tarafa bağıracağımızı bilmiyoruz ikimizde. Bu yüzden her konuşma bir çarpışmaya dönüşüyor içimizde. Hiç susmadan cevapsız sorular soruyorum, hiç konuşmadan hükümsüz yanıtlar veriyorsun. Bir türlü ulaşamıyoruz sonuca. Anlıyorum ki aşk içten içe sürdürdüğümüz monolog bir söylev içimizde. Kulaktan kulağa oynayan çocuklar gibi sen beni hissediyorsun, ben seni. Olur da bir gün aşkın iç sesli ezgisi seslenirse kulağımıza, duyup tınısını irkilip anlayacağız sesimizde saklı gerçeği.
/Yalnızlığın ortasında, sesin çalınır kulağıma.../
08 Mayıs 2013 - Zeynep Özmen
Biliyorum farkımız yok. Aylarca susup gidişlerinde. İç kavgalarına yenilip geri gelişlerinde. Söyleyememiş olsan da aklının inşaa ettiği tüm cephelerde kıyasıya vuruşan, yüreğinde yansıyan, çağlayan, çoğalan aşk seni her defasında geri getirdi. Arkanı dönüp gidemedin. Ne yapsan terk edemedin. Seslerin yalan söyleyemediğini biliyor muydun. Söylenmemiş sözleri, verilmemiş cevapları sesinde saklar insan. Konuşurken sesinin tınılarındaki ezgi ele verir seni.
Sesinden anlardım gidemediğini. İnsana dair, hayata dair, özgürlüğe dair tüm konuşmalarda bir orman gümbürtüsü taşıyan sesin, konu aşka gelince utangaç bir çocuğun mahcubiyetine bürünüp sustururdu seni. Konuşmanın ortasında bir bahane bulup kaçardın benden. Ellerimiz dokunmasa da sözler dokunur, bir kelimeye alınırdık en olmadık yerde. Bir söz umut olur bine bölünür, imla hatası gibi yanlış anlaşılmalara yol açardı sitemkar bir tını. Bir kelimeyle uyuduk, bir kelimeyle uyandık gecenin ortasında.
Sorun şu ki sevgilim evlerden, odalardan kaçıyor ama her defasında geri dönüyoruz. Pencereyi, kapıyı sıkaca kapatıp susturuyoruz dış sesleri. İçimizden gelen gürültüleri yok edemiyor, bastıramıyoruz sesini. Hangi tarafı tutacağımızı, kimin sözünü dinleyeceğimizi, hangi tarafa bağıracağımızı bilmiyoruz ikimizde. Bu yüzden her konuşma bir çarpışmaya dönüşüyor içimizde. Hiç susmadan cevapsız sorular soruyorum, hiç konuşmadan hükümsüz yanıtlar veriyorsun. Bir türlü ulaşamıyoruz sonuca. Anlıyorum ki aşk içten içe sürdürdüğümüz monolog bir söylev içimizde. Kulaktan kulağa oynayan çocuklar gibi sen beni hissediyorsun, ben seni. Olur da bir gün aşkın iç sesli ezgisi seslenirse kulağımıza, duyup tınısını irkilip anlayacağız sesimizde saklı gerçeği.
/Yalnızlığın ortasında, sesin çalınır kulağıma.../
08 Mayıs 2013 - Zeynep Özmen
Aşk işleyeceği tüm günahları önceden tasarlar...
Boynumu eğen, canıma kasteden, hücrelerime yürüyen karanlık gölgelere inat, kalemi elime alıp gecenin içinden seslendim sana. Tamda bu mevsimde dedim ki; bu şehirde ekilen soğanlardan, çatlayan tohumlardan yeşeren benim umudum. Sormadın hiç. Hangi umut böylesi varsıl kılar yüreği. Her gece sesime ses veren, umuduma binlerce çiçek açtıran büyülü sesin, sabahında burnumu sızlatan toprak kokusu oluyor, odama doluyordu. Toprağa düşen, aşkla çatlayan tohumlar gibi sürgün vermek ihtardır ölüme. Kutlu bir direniş. Ancak ve ancak umudunu toprağa düşürenler biliyor toprağın bereketini.
Düşünüp durdum hangimiz daha ustaydık, hangimiz daha kahraman. Hangimiz daha iyi bastırırdık, kahkahalar perde perde yükselirken kanayan iç sesimizi. Heceler kedere kıvrıldığında, tökezleyip kalıyordu sözcükler. Fonda çalan şarkı sus payı düşürüyordu geceye. Başka bir dünya vardı biliyorduk, başka bir ülke. İmgesel bir dünyaya açılan düş bahçesinde şiirle çoğalıyorduk. Tüm kaçış planlarında kendimizden kaçarken, dönüş yolunda kendimize rastlıyorduk. Her şeyin dışında kalmak isterken anlıyorduk aşka yakalandığımızı. Sevgi yurdunda yurtsuz kalışımızı sorgulamak yerine çokbilmiş cümleler kurduk bıkmadan, usanmadan. Korktuk bir adım gerimizde, saklımızda kalan içe dönük yetim çocuğun bizi ele vermesinden. Bilirdik sevgi kutsaldı, her yürekte vardı. Hayata tutunma çabasında iki çocuk, sevginin bitimsiz ışığına tutunduk. Tuttuk büyük aşklara öykündük.
Yalnızlığı ilk hissettiğimde yabancı bir şehirdeydim. Bekleyişlerin göz hapsinde, kırılgan bir umudun titrek gölgesi düştü odaya. Kavuşamayacağımız sabahın geçmeyen akşamında çıkıp balkona, pencerenden sızan ışığı düşledim. Eksik kalan, yaşanmayan sevdamızın yazgısını düşündüm uzun uzun. Çağrılarıma ses vermeyen suskun yüreğin, kesik kesik yağmur tıkırtılarını taşıdı pencereye. Yağmur konuştu ben dinledim. Yüreğimde kabaran deniz köpük köpük aktı içime.
Dış dünyanın kemirgen savaşlarında aldığımız yaralara inat tükenmemek adına içten içe seviştik kelimelerle gece boyunca. Yıkmak için duvarları kurgusuz, kuralsız, kayıtsız şartsız sarıldık kaleme. Özgürlüğü kısıtlayan, sınırlardan, kurallardan, yasaklardan nefret ettiğini söyleyip durdun. Sesinin inandırıcı, samimi tınısının hayatıma yansıyan inişli çıkışlı görüntüsünü her defasında yadırgıyordum. Her insan şahsi mülkiyeti söz konusu olduğunda doğruyu unutuyor.
Canın istediğinde ışığı açıyor, kapıyı kapatıyor, bağlarımızı haber vermeden kopartıyor, aylarca ses vermiyordun. İçimde kendi kendine konuşan küçük kızı susturduğunu hiç fark etmedin. Sergilediğin keyfiyet karşısında ruhumu parçalamış olmak yetmiyordu sana. Özgürlüğünü kısıtlamakla suçluyordun beni. Birbirini tamamlamayan, birbiriyle bağı olmayan iki cümleyle çatışma içinde kalıyordum. Kelimeler arasında ilgi kurma çabam sonuçsuz kaldı. İlgisizliğin ağır ağır öldürürken ruhumu, ak güvercinler kanat açtı özgür gökyüzüne.
Büyüdükçe küçüldüğümüz hayatta senin sesinde pes etmiş özgürlük söylevi, benim düşlerimde iç savaş çıkartan anarşist ruhlu çocuklar var. Aşk’a dair çıkan her çatışmada iki kelime çıkar gün yüzüne. Aradaki ince ayrım farkı kalır ortada. İki karşıt fikrin temsilcisi iki cümle hayatın özetidir. Birimizin payına yengi düşer, diğerine yenilgi... Unutma sevgili, aşk işleyeceği tüm günahları önceden tasarlar.
1 Mayıs 2013 – Zeynep Özmen
Düşünüp durdum hangimiz daha ustaydık, hangimiz daha kahraman. Hangimiz daha iyi bastırırdık, kahkahalar perde perde yükselirken kanayan iç sesimizi. Heceler kedere kıvrıldığında, tökezleyip kalıyordu sözcükler. Fonda çalan şarkı sus payı düşürüyordu geceye. Başka bir dünya vardı biliyorduk, başka bir ülke. İmgesel bir dünyaya açılan düş bahçesinde şiirle çoğalıyorduk. Tüm kaçış planlarında kendimizden kaçarken, dönüş yolunda kendimize rastlıyorduk. Her şeyin dışında kalmak isterken anlıyorduk aşka yakalandığımızı. Sevgi yurdunda yurtsuz kalışımızı sorgulamak yerine çokbilmiş cümleler kurduk bıkmadan, usanmadan. Korktuk bir adım gerimizde, saklımızda kalan içe dönük yetim çocuğun bizi ele vermesinden. Bilirdik sevgi kutsaldı, her yürekte vardı. Hayata tutunma çabasında iki çocuk, sevginin bitimsiz ışığına tutunduk. Tuttuk büyük aşklara öykündük.
Yalnızlığı ilk hissettiğimde yabancı bir şehirdeydim. Bekleyişlerin göz hapsinde, kırılgan bir umudun titrek gölgesi düştü odaya. Kavuşamayacağımız sabahın geçmeyen akşamında çıkıp balkona, pencerenden sızan ışığı düşledim. Eksik kalan, yaşanmayan sevdamızın yazgısını düşündüm uzun uzun. Çağrılarıma ses vermeyen suskun yüreğin, kesik kesik yağmur tıkırtılarını taşıdı pencereye. Yağmur konuştu ben dinledim. Yüreğimde kabaran deniz köpük köpük aktı içime.
Dış dünyanın kemirgen savaşlarında aldığımız yaralara inat tükenmemek adına içten içe seviştik kelimelerle gece boyunca. Yıkmak için duvarları kurgusuz, kuralsız, kayıtsız şartsız sarıldık kaleme. Özgürlüğü kısıtlayan, sınırlardan, kurallardan, yasaklardan nefret ettiğini söyleyip durdun. Sesinin inandırıcı, samimi tınısının hayatıma yansıyan inişli çıkışlı görüntüsünü her defasında yadırgıyordum. Her insan şahsi mülkiyeti söz konusu olduğunda doğruyu unutuyor.
Canın istediğinde ışığı açıyor, kapıyı kapatıyor, bağlarımızı haber vermeden kopartıyor, aylarca ses vermiyordun. İçimde kendi kendine konuşan küçük kızı susturduğunu hiç fark etmedin. Sergilediğin keyfiyet karşısında ruhumu parçalamış olmak yetmiyordu sana. Özgürlüğünü kısıtlamakla suçluyordun beni. Birbirini tamamlamayan, birbiriyle bağı olmayan iki cümleyle çatışma içinde kalıyordum. Kelimeler arasında ilgi kurma çabam sonuçsuz kaldı. İlgisizliğin ağır ağır öldürürken ruhumu, ak güvercinler kanat açtı özgür gökyüzüne.
Büyüdükçe küçüldüğümüz hayatta senin sesinde pes etmiş özgürlük söylevi, benim düşlerimde iç savaş çıkartan anarşist ruhlu çocuklar var. Aşk’a dair çıkan her çatışmada iki kelime çıkar gün yüzüne. Aradaki ince ayrım farkı kalır ortada. İki karşıt fikrin temsilcisi iki cümle hayatın özetidir. Birimizin payına yengi düşer, diğerine yenilgi... Unutma sevgili, aşk işleyeceği tüm günahları önceden tasarlar.
1 Mayıs 2013 – Zeynep Özmen
F İ L B A H R İ
Büyülü bir kelime "ada". İstanbul’da yaşayanlar için ada demek; baharla kucaklaşmak, yeniden çocuk olabilmek demek. Bu mevsimde adada yeşilin her tonu yaprak yaprak uç vermiş, ağaçlar taze gelin gibi süslenmiştir. Filbahriler açmış, püskül püskül mimozaların kokusu ada sokaklarını sarmıştır. Hanımeliler, yediveren güller, yaseminler bahçe çitine sarılmıştır çoktan. Saçlarını rüzgara kaptırmış bisikletli çocuklar tam gaz pedal çevirip yarışa tutuşmuştur. Evrensel sevginin sesleri dediğim, kuşların neşeli cıvıltısı çocuk seslerine eşlik etmektedir şimdi. Adaya gidiyorum dediğin andan beri bu senfoni eşlik ediyor yüreğime.
Diyecektim ki sana.
-Filbahri getir, mimoza getir.
Demedim. Neden dersen, annemin bir sözü geldi aklıma. İnsan nerede duracağını, nerede kalkıp, nerede oturacağını, nerede susacağını bilmeli. İnsan yerini bilmeli derdi.
Yazarken sana, filbahri çiçeğiyle tanıştığım gün geldi gözümün önüne. Yüzümün orasında koca bir tebessümle daldım anılar sayfasına.
Ahmet abi gün ortasında elinde kocaman bir demet filbahri çiçeğiyle gülümseyerek girmişti kapıdan. Adını bilmediğim ama bahçelerde gördüğüm, portakal kokulu demeti bırakıvermişti masama. Demeti sevinçle elime alıp koklarken bir yandan.
-Bu çiçeğin adı ne? Dediğimde, bunu kasti yaptığımı düşünüp şüpheyle bakmıştı yüzüme.
-Ne yani bilmiyor musun bu çiçeğin adını.
-Bilmiyorum Ahmet abi, demiştim saf saf.
Ahmet abi oldukça kilolu, gümrah yanaklı, her dem neşeli ve esprili konuşmalarıyla yaramaz çocuğuydu ofisin.
-Filbahri derken, "Fil" kelimesini göz dağı verir gibi bas tondan gürleyerek söylemişti.
Onun bu yarı şaka yarı ciddi haline, kendimi tutmayıp kahkahayı basmıştım.
-Gerçekten bilmiyordum Ahmet abi. Hem ne alakası var bu çiçeğin fillerle anlamadım. Filler mi yiyormuş, dediğimde bu sefer celalleneceğinin farkındaydım.
-Sus cahil demişti, gülümseyerek. Ben ne zahmetlerle topladım, getirdim onları.
-Teşekkür ederim ama gerçekten ben çiçeğin ismini bilmiyordum. Hem bana neden kızıyorsun, anlamadım ki... Güzelim çiçeğe bu ismi ben mi verdim. İlla söyleneceksen, çiçeğe bu ismi verene söylen bence.
Diye gülerek sürüp giden konuşmadan sonra Ahmet abi ismini bilmediğim çiçeği tanıtmaya koyulmuştu. Çiçeğin eski adının "filbahar" olduğunu, zaman içinde söylene söylene çiçeğin isminin "filbahri" kaldığını anlattı. İş için adaya gitmiş, müşterinin bahçesinde çiçekleri görünce, içimiz açılsın diye bize de toplayıp getirmiş. Bilseymiş böyle cahil olduğumuzu getirmezmiş. Esprili konuşmayı seven, muzip bir çocuk gibiydi Ahmet abi. Bilmediği konu yoktu. Hayat yolunda tanıdığım, örnek aldığım, sevgiyle andığım müstesna bir kişilik olarak kaldı hatıralarımda. Işıklı limanları hayatın içinde farkında olmadan el sallayarak geride bırakıyoruz bazen.
Kelimelerin çağrışım yapan büyüsünde "ada" kelimesi, tozlu anılar çekmecesini bir anda açıverdi içimde. Yüreğim burkuldu. Düşünüyorum da içimizi burkan anılar değil, yok ettiğimiz bitki örtüsü. Doğaya yaptığımız tahrifat. Daha çok ev için, daha çok çıkar için kesilen ağaçlar, talan edilen ormanlar. Ormanı terk eden ardıç kuşları, yeniden filizlenmeyecek ardıç ağaçları. Zincirin kopan parçaları. Yüreğimizde bir türlü çatlamayan sevgi tohumları. Adı üstünde gök kubbeyi başımıza yıkmayı hedefleyen gökdelenler. Sokaklarda her an bir savaşa hazır öfkeli yüzler. Söylesene sevgili dost şimdi hangi insan çekebilir elini taşın altından. Kim diyebilir ben suçsuzum. Şarkının da dediği gibi "masum değiliz hiç birimiz".
Sevgili dost hani diyorsun ya gitmek istiyorum, ıssız bir adaya, saklı bir ormana, kimsenin olmadığı dağ başına. Gitmek istiyorsan gitmelisin. Hani diyor ya şair "gitmek gerekir bazen" Gitmek iyi gelecek sana. Çıktığın bu yolculukta ateş böceği olup aydınlatamasamda yüreğini biliyorum gece boyu eşlik edecek sana cırcır böcekleri. Hatırlayıp gevezeliklerimi gülümseyeceksin.
Ve sen giderken bu şehirden. İsmi güzel değil, böyle çiçek ismi olur mu dedin diye "katırtırnağı çiçeğini" anlatacağım. Yol boyu eşlik edecekler sana göreceksin, hatırlayıp sözlerimi gülümseyeceksin.
23 Nisan 2013 - Zeynep Özmen
Diyecektim ki sana.
-Filbahri getir, mimoza getir.
Demedim. Neden dersen, annemin bir sözü geldi aklıma. İnsan nerede duracağını, nerede kalkıp, nerede oturacağını, nerede susacağını bilmeli. İnsan yerini bilmeli derdi.
Yazarken sana, filbahri çiçeğiyle tanıştığım gün geldi gözümün önüne. Yüzümün orasında koca bir tebessümle daldım anılar sayfasına.
Ahmet abi gün ortasında elinde kocaman bir demet filbahri çiçeğiyle gülümseyerek girmişti kapıdan. Adını bilmediğim ama bahçelerde gördüğüm, portakal kokulu demeti bırakıvermişti masama. Demeti sevinçle elime alıp koklarken bir yandan.
-Bu çiçeğin adı ne? Dediğimde, bunu kasti yaptığımı düşünüp şüpheyle bakmıştı yüzüme.
-Ne yani bilmiyor musun bu çiçeğin adını.
-Bilmiyorum Ahmet abi, demiştim saf saf.
Ahmet abi oldukça kilolu, gümrah yanaklı, her dem neşeli ve esprili konuşmalarıyla yaramaz çocuğuydu ofisin.
-Filbahri derken, "Fil" kelimesini göz dağı verir gibi bas tondan gürleyerek söylemişti.
Onun bu yarı şaka yarı ciddi haline, kendimi tutmayıp kahkahayı basmıştım.
-Gerçekten bilmiyordum Ahmet abi. Hem ne alakası var bu çiçeğin fillerle anlamadım. Filler mi yiyormuş, dediğimde bu sefer celalleneceğinin farkındaydım.
-Sus cahil demişti, gülümseyerek. Ben ne zahmetlerle topladım, getirdim onları.
-Teşekkür ederim ama gerçekten ben çiçeğin ismini bilmiyordum. Hem bana neden kızıyorsun, anlamadım ki... Güzelim çiçeğe bu ismi ben mi verdim. İlla söyleneceksen, çiçeğe bu ismi verene söylen bence.
Diye gülerek sürüp giden konuşmadan sonra Ahmet abi ismini bilmediğim çiçeği tanıtmaya koyulmuştu. Çiçeğin eski adının "filbahar" olduğunu, zaman içinde söylene söylene çiçeğin isminin "filbahri" kaldığını anlattı. İş için adaya gitmiş, müşterinin bahçesinde çiçekleri görünce, içimiz açılsın diye bize de toplayıp getirmiş. Bilseymiş böyle cahil olduğumuzu getirmezmiş. Esprili konuşmayı seven, muzip bir çocuk gibiydi Ahmet abi. Bilmediği konu yoktu. Hayat yolunda tanıdığım, örnek aldığım, sevgiyle andığım müstesna bir kişilik olarak kaldı hatıralarımda. Işıklı limanları hayatın içinde farkında olmadan el sallayarak geride bırakıyoruz bazen.
Kelimelerin çağrışım yapan büyüsünde "ada" kelimesi, tozlu anılar çekmecesini bir anda açıverdi içimde. Yüreğim burkuldu. Düşünüyorum da içimizi burkan anılar değil, yok ettiğimiz bitki örtüsü. Doğaya yaptığımız tahrifat. Daha çok ev için, daha çok çıkar için kesilen ağaçlar, talan edilen ormanlar. Ormanı terk eden ardıç kuşları, yeniden filizlenmeyecek ardıç ağaçları. Zincirin kopan parçaları. Yüreğimizde bir türlü çatlamayan sevgi tohumları. Adı üstünde gök kubbeyi başımıza yıkmayı hedefleyen gökdelenler. Sokaklarda her an bir savaşa hazır öfkeli yüzler. Söylesene sevgili dost şimdi hangi insan çekebilir elini taşın altından. Kim diyebilir ben suçsuzum. Şarkının da dediği gibi "masum değiliz hiç birimiz".
Sevgili dost hani diyorsun ya gitmek istiyorum, ıssız bir adaya, saklı bir ormana, kimsenin olmadığı dağ başına. Gitmek istiyorsan gitmelisin. Hani diyor ya şair "gitmek gerekir bazen" Gitmek iyi gelecek sana. Çıktığın bu yolculukta ateş böceği olup aydınlatamasamda yüreğini biliyorum gece boyu eşlik edecek sana cırcır böcekleri. Hatırlayıp gevezeliklerimi gülümseyeceksin.
Ve sen giderken bu şehirden. İsmi güzel değil, böyle çiçek ismi olur mu dedin diye "katırtırnağı çiçeğini" anlatacağım. Yol boyu eşlik edecekler sana göreceksin, hatırlayıp sözlerimi gülümseyeceksin.
23 Nisan 2013 - Zeynep Özmen
Gece olunca yoklar duvarları umut verme çabası
söylevler değil
eğreti sözcükler işler bilinçaltına
eğreti sözcükler işler bilinçaltına
parçası olamadığın bütünün
yalnızlığın
aşkın
hayatın
elimize tutuşturduğu
açık vermeme çabasıdır
umut
iç ve dış katlar arası
katılaşabilmesi olası
duygularımıza
düşlerimize,
düşüşlerimize iliştirilmiş
yaşamla irtibat kurma aracı
teminatı
karanlığın yıkıcı debisinde yapıcı
beklentiler durağında
öngören
betimleyen
aslında sadece
bekleme yapılmaz! levhası
bilinçaltına işlenmiş bir boşluk
olmakla olmamak arası
11 Mayıs 2013 - Zeynep Özmen
Geceden Aydınlığa
Dere'den Tepe'den...
_______________________________________________________________________
sislerin içinden başını uzatıp göğe
karanlığı yüksek sesle çağırarak
seslendi geceye
bir boy yüksekte ay
bir boy yüksekte güneş
yıldızlar benim
ışığı benim
en yakın benim gökyüzüne
ayın şavkı düştü suya
geceden aydınlığa
gümüşi ışığıyla
usul usul aktı
aşkla kutsandı
dağ eğilip bakmadı yere
sessizce aktı dere
oysaki dağın bile aksi düştü suya
10 Mayıs 2013 - Zeynep Özmen
Arka sayfadan
Kasis var sokakta, bir an yavaşlıyor araba. Kaldırıyorum başımı daldığım sayfadan. Top oynamaya doymamış çocuklar terden ıslanmış, al basmış yanaklarıyla geçiyor yanımdan. Birinin koltuk altında top, konuşup gülüşerek yürüyorlar. Böyle bir düşüm mü var? Böyle bir resmin mi bende kalan... Kopuk kopuk mazinin sayfalarından. Sesleniyorum şimdi sana arka sayfadan...
sokakları düşünüyorum
en çokda rayları
birleştirip, ayıran yolları
çeviriyorum sayfayı
beklemek mesele değil
özlemek hiç değil
sorun;
sezgisel,
düşsel,
düşünsel,
beklentiler...
dışında kalmak değildi mevzu
-birini sevecek olsaydım seni severdim
rassal değişkenler
rassal süreçler
olaylar
kapı duvar
olasılık(sız)lar...
an olur
sabahında umudun
geçmişin izdüşümü düşer öteye
rastlarsın her yerde
geride bıraktığın yüze
döngüsünde hayatın
dünyayı dolaşan pergel
gez dolaş
başladığı noktaya döner
fasit dairedir çember
şimdi kaç adım ötesindesin hayatın
kaç adım gerisinde
neyin korkusuydu
çekerken oku
-kabul edersen sadece bir dostum
koyduğun nokta
iz düşürürken hayata
her yazı bir günce
her şiir çetele
harf harf yazıyorum seni ömrüme
-unutma ki ben okumayı geç sökmüş bir çocuğum...
dön dolaş okumak düşüyor payına
banada yazmak
anlamaya çalışma
tutma tutanak
çevir sayfayı
nasıl olsa kapanmayan dosyalar
zaman aşımına uğrar...
05 Mayıs 2013 - Zeynep Özmen
Gün batarken ölmek istiyorum...
gün batarken ölmek istiyorum...
nasılsa ağlamak için
bir bahanesi olacak geride kalanların
vaktim yok, yarın konuşalım demişti
sabahı görmedi der biri
biraz geç alır haberi
haftaya buluşalım dediği
postacı zamanında gelmiyor
bu işi önemsemiyor
sebebi malum...
en son sen alırsın haberi
mektubu bu ay gecikti...
sonra hatırlarsın kavlimi
elleri buruşana kadar yaşamaktı dileği
erken gitti...
sen kandırdın beni
haklarımız eşit derken...
hiç bir şey eşit değildir
hiç bir şey gerçek
ö l ü m’ den...
03 Mayıs 2013 - Zeynep Özmen
B i g â n e
21 Nisan 2013 Pazar
C A N S I Z F İ G Ü R
her
yontucu zamana karşı
ölümsüz
yapıtlar bırakırken geride
diriyken
dokunamadığı dilsiz heykeller diker gönlüne
hayal
evinde bir düşü
kimi
yazar
kimi
boyar
kimi
çizer
kimi
yontar
çıplaktır
abidevi eser
yürekteki
boşluğu doldurmak için
oyulur
taş, ağaç, mermer
canlanacak
gibi görünür heykel
aşkın
can evinden soyutlanıp çıkar
sevdaya
adanmış ebedi eser
derin
derin bakar
dirilmez ne ruh, ne beden
dirilmez ne ruh, ne beden
parça parça çoğalır
diri
diri gömülür
aşkı,
ışığı yürekte var eden
bir hayal daha öldürülür
bir hayal daha öldürülür
dokunmak
istedikçe düşünde
uzadı
saçlarım gecenin içinde
usta yontucunun elinde
usta yontucunun elinde
her
anı, her kareyi sessiz sedasız izleyen
cansız
figürdüm sadece
22
Nisan 2013 – Zeynep Özmen
20 Nisan 2013 Cumartesi
Savrulmak Gökyüzüne
aşk savrulmaktır gökyüzüne
sonsuzluğun
salıncağında biteviye
iki elinle yapışsanda
salıncağın ipine
arada bir ayakların
yere değer...
21 Nisan 2013 - Zeynep Özmen
18 Nisan 2013 Perşembe
Ö L Ü C A N L A R
söylesene anne
sevgi tohumu hangi evrede ekilir
insanın yüreğine
------------------------------------------------------------------------------------------------------------
ne zaman baksa kara tahtaya
figüran roller oynamak düştü payına
yazılmış tek repliği yoktu hayatta
mecali olmadı konuşmaya
yedi kat eğirdi kirmen
büklüm büklüm büküldü ipi
zamanın gergefine işlendi kaderi
perdeye küçük harflerle yazıldı ismi
dolapdere caddesinin mahşeri kalabalığında
ölü canlar arasında
umutsuzluk kök saldı ruhun uzamında
yüreğinde öfke
dallanıp budaklanırken karanlığın içinde
o hep aynı köşede
yüzünde kanıksanmış ifade
sorup durdu tanrıya
yarattıkların kadar zalim değildik
söyle tanrım
biz bunları neden hak ettik
18 Nisan 2013 - Zeynep Özmen
13 Nisan 2013 Cumartesi
HER ÖRÜMCEK KENDİ A Ğ I N D A ÖLÜR...
Seni tanıdığımda dostluk adına bir şeyleri değiştirebileceğimizi sanmıştım. Baskı hatası yapılmış toplatılan kitaplar gibi dostluklar, sevgiler toplatılmıştı dünyadan. İç dökerek, güvenerek uzaklara mektup yazıyordum. Kırılgan bir çocuğun kalbini onarma telaşındaydım. O çocuk kimdi? Sana mı yazıyordum, kendime mi? Bilmiyorum... O çocuğu güldürmek, o çocuğu konuşturmak, o çocuğu öfkeden arındırmak için inatla yazıyordum. Biliyordum ki o çocuğun ruhu acıyordu. İçimdeki sevgi bu dünyadaki tüm kini müsvedde kâğıtlar gibi buruşturup çöpe atabilir sandım. Kalemimle parmaklarıyla gökyüzünde pamuktan bulutları işaret eden gözleri pırıl pırıl parlayan bir çocuk resmetmeye çabaladım. Oysaki ne Abidin mutluluğun resmini çizebildi. Ne de ben resmi tamamlayabildim.
Abidin yaşasaydı mutluluğun resmini tamamlayabilecek miydi bilmiyorum. Ömür eksikleri tamamlayamadan bitiyor. Her insan akıp giden hayatı kendi tespitleri üzerine sabitlemeye çabalarken en önemli detayı gözden kaçırıyor. Tamamlanan sadece ömürdür, insan hep yarım kalır. Hayat denen bu oyunda yaşamak adına her oyuncu kendi rolünü oynuyor. Son taşı kaybedene kadar umudunu kaybetmeyen oyuncular bir yanda. Tek taş kaybetmeden oynamaya çalışanlar öte yanda. Bu kısır döngü, bu çekişme boşu boşuna. Aslında sonuç değişmiyor. Öyle ya da böyle her oyuncunun defteri doluyor. Gülde, dikende kuruyor. Şimdi benim elimde son taş, senin önünde oynanmamış bir oyun var.
Tüm bunları yazarken uzaklardan gelen bir tren düdüğü düşüncelerimi ikiye bölüyor. Garda özlemle bekleyen bir sevgili yüreği kıpır kıpır yakalanıyor kadraja. Gelen trenin çalan düdüğü onun için bir muştu. Aynı garın diğer köşesinde birazdan bir veda sahnesi yaşanacak. Her bekleyen için farklı bir anlamı var uzun uzun çalan düdüğün. Biz ikinci sahnenin oyuncularıyız. Yol ayrımındayız. Herkes kendi yükünü yüklendi. Kendi doğrusuna gidecek. Her insan kendi doğrusuna giderse mutluluğu bulacağına inanır. Yol ayrımında fark edersin ki yükün hafiflemiş. Dostun heybenden ağır taşları almış, yerine beyaz sayfalar bırakmış. Biliyorsun değil mi? İnsan bildiği her şeyin üstesinden gelebilir. İnsan bilinenden korkmaz, bilmeye cesaret edemediklerinden uzaklaşır. Hayatın bahçesinde kasvetli günlerden korkan sen, keşke yüzünü ışığa çevirebilsen.
Heybeme bıraktığın beyaz sayfalara seni anlatıyor, cevabı geciken mektuplar yazıyorum. Beklediğim zaman tünelinde, zehrini yüreğime salan akrebe inat hayaller biriktiriyorum. Elimde tahta kılıç kötülükle savaşıyorum. Sevgi ihtilalına soyunup ülkeler kuruyor, içine sıra sıra mavi şehirler diziyorum. Şehirdeki tüm sokaklara çiçek isimleri veriyorum. Çıkmazları olmayan, denize bakan, ummana akan sokaklar hayal ediyorum. Şehirlerimde zaman kaplumbağa hızında akıyor, kuş sesleri çocuk seslerine karışıyor. Gittim demişsin geciken son mektubunda. Mektubun postada aylarca beklemiş. Kimse özür dilemedi gecikme için. Kelimelerin ulaşamadığı yer var mı bilmiyorum ama biliyorum ki kurulmuş bir hayali kimse yıkamaz. Giden sensin. Korkan sen. Sessiz sedasız hayal bahçemi terk eden sen. Şimdi uzaktan bak hayallerime. Sahne benim, oyun benim, oyuncu benim. Seyirci koltuğunda oturan sadece sensin.
Sevgi ihtilaline ortak olamayan yürekler sevgi ihlali yapıyor. Yeni değil yüzyıllık masal bu. Her oyuncu kendi masalında kahraman olur. En nihayetinde kahramanlar da ölür. Diyeceğim o ki sevgili yolları, sınırları, yoldaki şeritleri, şehirleri, sokakları aşar insan. Bir yüreğe, bir hayale ya girer ya giremez insan. Ya da girdiği yürekten, girdiği hayalden canı sıkıldığı zaman elini kolunu sallayıp çıkamaz insan. Sevgin yüreğimde uğraksız durak. Dönüp dolaşıyorum, ulaşamıyorum. Sabrı yok eden, sabrı bileyen delice bir inatla bekledim. Bekletilmiş olmanın kaygısını yaşadım. O umut, o uğraksız durak hala orada. Ama sen her defasında beceriksizce içindekileri dışarı atma korkusuyla, yitip gitme düşüncesini, kaybolma, kavuşamama düşüncesini öyle bir kanıksamışsın ki... Ne yüzünü güneşe dönebiliyor, ne ışığı görebiliyorsun. Umut bazen öyle varsıl ki sarıldığın eller gecenin içinde büyür, büyür... Kocaman olur ve gelir seni ezer. Gecenin içinde gergefe işlenmiş bir nakış gibi parlar örümcek ağı. Bilir misin sevgili her örümcek zamanın ağında değil, kendi ağında ölür.
13 Nisan 2013 - Zeynep Özmen
4 Nisan 2013 Perşembe
B İ L F İ İ L
sevmiyorum devreden rakamları, bakiyeleri
günleri, geceleri
sıfırlamak istiyorum her şeyi
seni, beni, tüm evreni
saat on iki sularında
çekip vursam akrebi
zamanın ölümsüz tik taklarından kurtulur muyum
insan ölene kadar yaşar diyor birileri
korkunç olan ölüm değil
öleceğini bilerek yaşamak zamana karşı yürüttüğümüz bir fiil
bilfiil
sadece koşmak, kaçmak, gitmek mi eylem
eylemsiz mi yaşar duran
çivi gibi paslanan
kapı ardında kalan
kimdir bir fiili geçişli kılan
sustuğundan beri an be an
ölüyor, öldürüyorken zaman
bazı fiillere müdahale edemezsin diyor usta kalem
ağaç yeşerir, yaprak solar
insan büyür kendiliğinden
yaşamak en büyük eylem
yaşamak elzem
insan doğduğu günden beri
tüm günahı bana yükledi
en etkili eylem susmaktır dedi
yüzyılların şahidi
binlerce çığlığı sinesinde saklayan
işte bu yüzden ölümsüzüm ben
bir ben kalacağım geride
akarken ileriye
dedi sustu, susturdu yüreğimi
z a m a n
30 Mart 2013 - Zeynep Özmen
25 Mart 2013 Pazartesi
Sessiz
kimse merak etmedi
boğum boğum kırılmış
içten içe kaynamış
dal ucunda nasıl yaşar karanfil
susarken
konuşurken
ne güldü yüzü
ne güle benzedi
için için çürüdü teni
şarkılar yazıldı
türküler çalındı
kokusu dimağda
ismi dudaklarda kaldı
salkım salkım saçları makaslandı
mezattaki en sessiz çiçekti
bir köşeye atıldı
üç kuruşa satıldı
kimseler sormadı
öksüz müydü karanfil
25 Mart 2013 - Zeynep Özmen
7 Mart 2013 Perşembe
Geceyi Aya, Günü Güneşe Seriyorum...
Ağlara takılmış onlarca balık sıçrayıp duruyor ekranda. Nefes almak ne
kadar önemli değil mi. Balıkçı ağlara asıldıkça son nefesini veriyor balıklar.
Birazdan tezgâha çıkacaklar. Bağıracak satıcılar.
-Canlı canlı bunlar.
Küçük balık, büyük balık, küçüğü yutan en büyük balık aynı ağda. Ağa
takılan her balık, balıkçıya rızık. Tüm bu çırpınış, bu çaba ne için? Son bir
nefes almak için mi çırpınıyor balıklar. Yoksa artık nefes alamadıkları için
mi? Birazdan ölecek oldukları için mi bu çırpıntı. Bakınca manzaraya diyorum ki
yaşamak bu olmalı. Alacağın son nefes bile olsa,
bir kaç saniye daha yaşamak için çırpınmak en güzeli. Değil mi ki her yolu
kadere kıvrılıyor çıktığımız bu yolculuğun.
Bugünlerde kelimeler tıpkı ağa takılmış balıklar gibi çabalıyor. Ne yazsam
olmuyor. Ne yazsam konuşmuş olacağım. Oysaki susmak istiyorum. Her mektup
bir sesleniş uzaktan uzağa. Kalemin kâğıtla buluşması, karanlıklar içinde
yürüyen yalnız insanın fısıltılı seslenişi. Yürüyerek aşamadığın mesafeleri
kelimelerle aşma telaşı. Geceler boyu içimde bir kara tren şehir şehir geziyor.
Issız garlardan, kimsesiz yolcuları birer birer toplayıp getiriyor. Unutuyorum
o an kendimi. Kurgusuz, kuralsız dilimin ucuna gelenleri yazmaya başlıyorum.
Her harf bir ses versin canlansın istiyorum. Yeter ki ses olsun, razıyım
fısıltı olsun. Ben karanlıktan değil sessizlikten korkuyorum. Bu yüzden
içimdeki çocuk bıkmadan usanmadan konuşuyor.
Büyümek nedir? Ne zaman büyür insan? Kendi kararlarını kendin almaya başladığın
zaman mı? Oynadığımız oyunun son repliğini yazmayı bir türlü başaramamışken,
içindeki haylaz çocuğun keyfiyetine teslim olmamı bekliyorsun benden. Gıyabımda
alınmış, tebliği hiç yapılmamış ayrılık kararının tarafımdan kabulünü beklerken
hiç düşündün mü? Aldığın kararın elimi kolumu bağlayan bir mahkûmiyet
olduğunu.
Diyordun ki,
-Bir hata yaparsam, önce kendimi cezalandırırım.
Cevap ver o zaman.
-Susarak aldığın bu ayrılık kararı kimi cezalandırmak için?
Günlerdir tedirgin bir şekilde tek kelime etmeden düşünüyorum. Sen sustun
diye, susmalı mıyım? Oysaki susmak benim için fasit bir dairenin içinde dönüp
durmak. Susmak hapsolduğum labirentin bir çıkış yolu olmadığına
inanmak.
Ve diyordun ki,
-Sen o şehri hiç terk edemeyeceksin. Hiç bir yere gidemeyeceksin.
Yapamazsın, yaşayamazsın uzaklarda.
Ama bil ki yanılıyorsun. Kalemini eline alan her yazar kelimeler eşliğinde
en uzağa kanat açmış, yola çıkmış demektir. Yazan için her şiir, her öykü hatta
her cümle bir yolculuktur. Ne kadar uzağa gittiğinin, hangi uzağı yakın
ettiğinin, yolu tüketip, tüketmediğinin ne önemi var? "Kanatlı göçer"
demişti bir şair. Evet demiştim içimden. Evet. Bence tüm yazarlar kanatlı
göçer. Yüreğine aşk konan insan hiç yere konmaz. Özgürlüğe açılmış kanatlarıdır
kalemleri. Mevlana'nın dediği gibi pergelin bir ayağını yüreğindeki aşka
sabitleyip, diğeriyle dünyayı dolaşırlar.
Zaman denen kambur büyücü mutluluğun yokuş aşağı hızla yuvarlanan bir
çember olduğunu öğretti bana. Bir an ruhunda geziniyor ama hiç düzde
yakalamıyor insanı. O zaman kovalamak, hatta onu geçmek gerek diye düşündüm.
Kambur büyücünün nefesinden öteye geçebilmek için sesi gür, kendi gürbüz kalemkâr
çocuklar büyüttüm içimde. Korkunun sıradağlarını aşabilmek miydi hüner? Annemin
kırk yamalı bohçasından çıkardım en güzel motifleri. Hayat yaşanılası ve güzel
diyerek kaderin azmiyle yarıştırdım duygularımı.
Yazdıkça aklanıyor muyum? Yazdıkça suçlanıyor muyum bilmeden yüreğimde
kurduğum panayırda ip cambazı oluyorum. Beni ben suçluyor, beni ben aklıyorum.
Kalemimden dökülen ne varsa yürüdüğüm ipin üstüne mandallıyorum. Bekleyecek
sabrım yok. Bekleyecek vaktim yok. Zaman denen kambur büyücü gün sayıyor
peşimde. Bekleyişlerin içinde anlıyorum onun yürüdüğüm ipi boynuma dolamaya
hazır bir cellât olduğunu.
Zaman denen kambur büyücü süpürüp bir günü, uzatıyor yine de her gün
ellerini. Yeni bir sayfa veriyor bana. Yeni bir gün, yeni bir umut. Adı sabah.
Geceyi aya, günü güneşe seriyorum. Yüreğime okyanuslar yüklüyorum. Gecelere
ışık oluyor kalemim. Günün ak sayfasına kara kalem notlar düşüyorum. Yazdığım
her sayfanın kenar süsü oluyor yakana iliştirdiğim papatyalar, yıldızlar. Bazı
sabah annem gibi bir süğüm ip arıyorum günü yamamak için. Bazı sabah annemin
çiçekli basma minderine benzesin diye bahar dalları çiziyorum güne. Bazı
günleri annemin oyaladığı sevda mendili gibi koklayıp saklıyorum sinemde.
Sapanım hazır, çakıl taşlarım cebimde çünkü kulak veriyorum bir şaire.
Bir çocuk kalkabilir ancak duvarları yıkmaya
Güvenerek küçücük ceplerindeki kocaman çakıl taşlarına
C.Hakkı Zariç
8 Mart 2013 –
Zeynep Özmen
Kaydol:
Yorumlar (Atom)





