13 Nisan 2013 Cumartesi

HER ÖRÜMCEK KENDİ A Ğ I N D A ÖLÜR...


Seni tanıdığımda dostluk adına bir şeyleri değiştirebileceğimizi sanmıştım. Baskı hatası yapılmış toplatılan kitaplar gibi dostluklar, sevgiler toplatılmıştı dünyadan. İç dökerek, güvenerek uzaklara mektup yazıyordum. Kırılgan bir çocuğun kalbini onarma telaşındaydım. O çocuk kimdi? Sana mı yazıyordum, kendime mi? Bilmiyorum... O çocuğu güldürmek, o çocuğu konuşturmak, o çocuğu öfkeden arındırmak için inatla yazıyordum. Biliyordum ki o çocuğun ruhu acıyordu. İçimdeki sevgi bu dünyadaki tüm kini müsvedde kâğıtlar gibi buruşturup çöpe atabilir sandım. Kalemimle parmaklarıyla gökyüzünde pamuktan bulutları işaret eden gözleri pırıl pırıl parlayan bir çocuk resmetmeye çabaladım. Oysaki ne Abidin mutluluğun resmini çizebildi. Ne de ben resmi tamamlayabildim. 



Abidin yaşasaydı mutluluğun resmini tamamlayabilecek miydi bilmiyorum. Ömür eksikleri tamamlayamadan bitiyor. Her insan akıp giden hayatı kendi tespitleri üzerine sabitlemeye çabalarken en önemli detayı gözden kaçırıyor. Tamamlanan sadece ömürdür, insan hep yarım kalır. Hayat denen bu oyunda yaşamak adına her oyuncu kendi rolünü oynuyor. Son taşı kaybedene kadar umudunu kaybetmeyen oyuncular bir yanda. Tek taş kaybetmeden oynamaya çalışanlar öte yanda. Bu kısır döngü, bu çekişme boşu boşuna. Aslında sonuç değişmiyor. Öyle ya da böyle her oyuncunun defteri doluyor. Gülde, dikende kuruyor. Şimdi benim elimde son taş, senin önünde oynanmamış bir oyun var. 



Tüm bunları yazarken uzaklardan gelen bir tren düdüğü düşüncelerimi ikiye bölüyor. Garda özlemle bekleyen bir sevgili yüreği kıpır kıpır yakalanıyor kadraja. Gelen trenin çalan düdüğü onun için bir muştu. Aynı garın diğer köşesinde birazdan bir veda sahnesi yaşanacak. Her bekleyen için farklı bir anlamı var uzun uzun çalan düdüğün. Biz ikinci sahnenin oyuncularıyız. Yol ayrımındayız. Herkes kendi yükünü yüklendi. Kendi doğrusuna gidecek. Her insan kendi doğrusuna giderse mutluluğu bulacağına inanır. Yol ayrımında fark edersin ki yükün hafiflemiş. Dostun heybenden ağır taşları almış, yerine beyaz sayfalar bırakmış. Biliyorsun değil mi? İnsan bildiği her şeyin üstesinden gelebilir. İnsan bilinenden korkmaz, bilmeye cesaret edemediklerinden uzaklaşır. Hayatın bahçesinde kasvetli günlerden korkan sen, keşke yüzünü ışığa çevirebilsen. 



Heybeme bıraktığın beyaz sayfalara seni anlatıyor, cevabı geciken mektuplar yazıyorum. Beklediğim zaman tünelinde, zehrini yüreğime salan akrebe inat hayaller biriktiriyorum. Elimde tahta kılıç kötülükle savaşıyorum. Sevgi ihtilalına soyunup ülkeler kuruyor, içine sıra sıra mavi şehirler diziyorum. Şehirdeki tüm sokaklara çiçek isimleri veriyorum. Çıkmazları olmayan, denize bakan, ummana akan sokaklar hayal ediyorum. Şehirlerimde zaman kaplumbağa hızında akıyor, kuş sesleri çocuk seslerine karışıyor. Gittim demişsin geciken son mektubunda. Mektubun postada aylarca beklemiş. Kimse özür dilemedi gecikme için. Kelimelerin ulaşamadığı yer var mı bilmiyorum ama biliyorum ki kurulmuş bir hayali kimse yıkamaz. Giden sensin. Korkan sen. Sessiz sedasız hayal bahçemi terk eden sen. Şimdi uzaktan bak hayallerime. Sahne benim, oyun benim, oyuncu benim. Seyirci koltuğunda oturan sadece sensin. 



Sevgi ihtilaline ortak olamayan yürekler sevgi ihlali yapıyor. Yeni değil yüzyıllık masal bu. Her oyuncu kendi masalında kahraman olur. En nihayetinde kahramanlar da ölür. Diyeceğim o ki sevgili yolları, sınırları, yoldaki şeritleri, şehirleri, sokakları aşar insan. Bir yüreğe, bir hayale ya girer ya giremez insan. Ya da girdiği yürekten, girdiği hayalden canı sıkıldığı zaman elini kolunu sallayıp çıkamaz insan. Sevgin yüreğimde uğraksız durak. Dönüp dolaşıyorum, ulaşamıyorum. Sabrı yok eden, sabrı bileyen delice bir inatla bekledim. Bekletilmiş olmanın kaygısını yaşadım. O umut, o uğraksız durak hala orada. Ama sen her defasında beceriksizce içindekileri dışarı atma korkusuyla, yitip gitme düşüncesini, kaybolma, kavuşamama düşüncesini öyle bir kanıksamışsın ki... Ne yüzünü güneşe dönebiliyor, ne ışığı görebiliyorsun. Umut bazen öyle varsıl ki sarıldığın eller gecenin içinde büyür, büyür... Kocaman olur ve gelir seni ezer. Gecenin içinde gergefe işlenmiş bir nakış gibi parlar örümcek ağı. Bilir misin sevgili her örümcek zamanın ağında değil, kendi ağında ölür. 


13 Nisan 2013 - Zeynep Özmen

Hiç yorum yok: