Vapur düdüğü iki kez kısa kısa ötüyor. Bırakıyorum
elimdeki işi. Çay bardağını alıp pencere kenarına geçiyorum. Birazdan şehir
hatları vapuru Kanlıca iskelesine yanaşacak. Siluetini izliyorum uzaktan.
Telaşı olanlar önde sıraya girip bekleyecekler palamarın atılıp, köprülerin
kurulmasını. Yorgun olanlar yavaş yavaş boşaltacak vapuru. Yeni yolcular kapıların
açılmasını bekleyecek heyecanla. Bir hengâme, bir telaş, geç kalanlar
koşturacak turnikelerden. Emirgan'a yeni bir yolculuk başlayacak.
-Bizim için en doğrusu bu...
Uzaklardan, yüreğimin saklı köşesinden çıkıp, usumda
yankılana yankılana kulağıma doluyor ses. Hangi doğrudan, hangi yanlışın çıktığını unutmuştum o
gün. Düşünmemiştim. Doğru neydi? Yanlış ney? Hiç bilemeyecektik. Tek bildiğim
gıyabımda verilmiş kararı değiştirmeyecektim. Susmak en güzeliydi. Bir daha hiç
konuşmamak üzere sustum.
Anılarla uğraşacak takatim yok. İşime geri dönmeliyim. Bu kadar mola yeter. Düşünmemek için en güzel yöntem çalışmak.
Anılarla uğraşacak takatim yok. İşime geri dönmeliyim. Bu kadar mola yeter. Düşünmemek için en güzel yöntem çalışmak.
Makası elime alıp, demeti sıkıca bağlayan ipi geriyor,
kesiyorum.
Annem geliyor aklıma. Bir an öylece kalıyorum.
- Bir süğüm ipimiz yoktu, söküğümüzü dikmeye. Diyor annem
ötelerden.
Demeti bağlayan ipi sarıyorum iki parmağıma. Küçük bir
yumak yapıp, bırakıyorum masanın ucuna. İçimden her defasında bu yaptığıma
kızıyorum. Ama bir türlü bu alışkanlığıma engel olamıyorum. Bir süğüm ipi
olmalı insanın, söküğünü dikmeye...
Demeti saran beyaz kağıdı açıp, yayıyorum masaya.
"her şey yapılabilir
bir beyaz kâğıtla
uçak örneğin uçurtma mesela
altına konabilir
bir ayağı ötekilerden kısa olduğu için
sallanan bir masanın
veya şiir yazılabilir
süresi ötekilerden kısa
bir ömür üzerine..."
Her şey yapılabilir bir beyaz kâğıt olmak istiyorum bir
an...
Ayıklanmaya hazır yirmi adet beyaz gül demet olmak üzere
hazır, bana bakıyor. Falçatayı alıyorum elime. Sonra vazgeçip bırakıyorum.
Güzel bir demet olmalı hazırlayacağım. Falçatayla gülün dalları soyuluyor.
Sapları çirkin görünüyor. Dikkatle tek tek yeşil yaprakların altta kalan
kısımlarını ve dikenleri ayıklamaya koyuluyorum. Bir anneye gidecek bu güller.
Anneye giden güller güzel olmalı. Anneler hep gül almalı. Dikenleri ayıkladıkça
sakinleşiyorum. Keşke hayatın, insanların dikenlerini de böyle
ayıklayabilsem...
Pazar günü anneler günü. Bugün cuma. Tüm müşteriler için
özel ve önemli bir gün anneler günü. Siparişi gördüğümde tarihin yanlışlıkla
seçilmiş olduğunu düşünüyorum. Mause kaymış ve yanlış tarihi seçmiş olabilir
müşteri ya da tarihi anımsamıyordur. Siparişi veren bir hata yapmış olmalı.
Arayıp hatırlatmalı, düzeltmeli tarihi. Bu iş kalabalığında insanların böylesi
hatalar yapması haksızlık gibi geliyor bir an, kızıyorum içimden.
Televizyonlarda, radyolarda bangır bangır reklam yapılıyor. Öyle ya kimse
unutmamalı bu özel günü. Pazar günü anneler günü. Neden dikkat etmez ki
insanlar diye söyleniyorum içimden. El mecbur telefonu elime alıp, arıyorum
müşteriyi.
-Beyefendi çiçek siparişinizle ilgili arıyorum.
-Evet, buyurun. Bir sorun mu var.
-Siparişiniz ulaştı fakat acaba tarihi yanlış mı
seçtiniz. Cuma günü teslimat istemişsiniz.
-Yok, yok. Sorun yok cuma günü teslimat istiyorum.
-Farkında olmadan yanlış tarih seçtiğinizi düşündük.
-Annem bir başkasıyla evli. Çiçeği pazar günü evine
yollamam sorun yaratabilir. Bu yüzden cuma günü ofisine iletilmesini istiyorum.
-Anladım. Özür dilerim rahatsız ettim. Cuma sabahı
iletilecek çiçeğiniz. İyi günler.
Diyerek kapatıyorum telefonu. Kızıyorum bir an. Ne gerek
vardı şimdi bunları bir yabancıya anlatmaya. Bu açıklama, bu açık sözlülük
içimi burkuyor.
-Evine yollamam sorun yaratabilir...
Kaç tur atıyor bu ses kulağımda. Kaç kez yankılanıyor. O
da diğerleri gibi bir müşteri işte. Neden bu kadar dokunuyor sözleri. Bu
kelimeleri söylerken bir perde aşağı düşüyor, kırılgan bir çocuk mahzunluğuna
bürünüyor ses tonu. Yüreğimi burkan, içimi dağlayan tek şey o ses oluyor bir anda.
Kırgın bir çocuk sesi…
Avuçlarım öyle küçük ki ellerime kızarak bakıyorum bir
an. İçimden annem söyleniyor yine.
-Elleri küçük olan maharetli olur.
-Hayır, ellerim hiç de maharetli değil. Diken
ayıklamaktan başka bir işe yaramıyorlar sanki...
Yeşil yaprakları ayıklamaya başlıyorum. Usta ayıklamaz
biliyorum. Hepsi yeşil, hepsi yaprak çünkü.
Tüm malzemeleri hazırlayıp ustayı çağırıyorum. Usta
güllerin etrafına gelin çiçeklerini ve yaprakları maharetle döşüyor. Bir yandan
soruyor.
-Hayırdır abla. Kime gidecek bu demet.
-Müşteriye gidecek.
-Ne bileyim sen geçmezsin atölyeye. Malzeme
hazırlamazsın. Özel birine sandım.
-Tüm müşteriler özel değil mi?
-Öyle.
Diyor susuyor usta. Ses tonumdan anlıyor cevap
alamayacağını. Konuştukça ortamın gerileceğini. Mahir bir usta olmasına rağmen
daha özenli sürdürüyor çalışmasını. Utanıyorum bir an yaptığımdan. Çay almak
için mutfağa yöneliyorum. Uzatmamalı insanı geren suskunlukları.
-Çay alır mısın? Diye sesleniyorum mutfaktan.
-İyi olur abla.
Çay bardaklarıyla döndüğümde demet hazırlanmış oluyor.
-Çok güzel olmuş usta, eline sağlık.
Diyerek uzatıyorum çay bardağını. Keyifle atıp şekerini
karıştırıyor.
İçeri geçip sipariş fişini hazırlıyorum. En güzel not
kâğıdını seçiyorum kendimce. En güzel yazımla yazıyorum.
"Canım Anneme"...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder