21 Nisan 2013 Pazar

C A N S I Z F İ G Ü R




her yontucu zamana karşı
ölümsüz yapıtlar bırakırken geride
diriyken dokunamadığı dilsiz heykeller diker gönlüne
  

hayal evinde bir düşü
kimi yazar
kimi boyar
kimi çizer
kimi yontar
çıplaktır abidevi eser


yürekteki boşluğu doldurmak için
oyulur taş, ağaç, mermer
canlanacak gibi görünür heykel
aşkın can evinden soyutlanıp çıkar 
sevdaya adanmış ebedi eser


 derin derin bakar
dirilmez ne ruh, ne beden 
parça parça çoğalır
diri diri gömülür 
aşkı, ışığı yürekte var eden 
bir hayal daha öldürülür


dokunmak istedikçe düşünde
uzadı saçlarım gecenin içinde
usta yontucunun elinde
her anı, her kareyi sessiz sedasız izleyen 
cansız figürdüm sadece


22 Nisan 2013 – Zeynep Özmen

20 Nisan 2013 Cumartesi

Savrulmak Gökyüzüne





aşk savrulmaktır gökyüzüne



                  sonsuzluğun salıncağında biteviye



                                 iki elinle yapışsanda salıncağın ipine
                                                                           


                                                        arada bir ayakların yere değer...



                                                                         21 Nisan 2013 - Zeynep Özmen

18 Nisan 2013 Perşembe

Ö L Ü C A N L A R




söylesene anne
sevgi tohumu hangi evrede ekilir
insanın yüreğine

------------------------------------------------------------------------------------------------------------



ne zaman baksa kara tahtaya
figüran roller oynamak düştü payına
yazılmış tek repliği yoktu hayatta
mecali olmadı konuşmaya


yedi kat eğirdi kirmen
büklüm büklüm büküldü ipi
zamanın gergefine işlendi kaderi
perdeye küçük harflerle yazıldı ismi


dolapdere caddesinin mahşeri kalabalığında
ölü canlar arasında
umutsuzluk kök saldı ruhun uzamında


yüreğinde öfke 
dallanıp budaklanırken karanlığın içinde
o hep aynı köşede
yüzünde kanıksanmış ifade
sorup durdu tanrıya


yarattıkların kadar zalim değildik
söyle tanrım
biz bunları neden hak ettik


18 Nisan 2013 - Zeynep Özmen

13 Nisan 2013 Cumartesi

HER ÖRÜMCEK KENDİ A Ğ I N D A ÖLÜR...


Seni tanıdığımda dostluk adına bir şeyleri değiştirebileceğimizi sanmıştım. Baskı hatası yapılmış toplatılan kitaplar gibi dostluklar, sevgiler toplatılmıştı dünyadan. İç dökerek, güvenerek uzaklara mektup yazıyordum. Kırılgan bir çocuğun kalbini onarma telaşındaydım. O çocuk kimdi? Sana mı yazıyordum, kendime mi? Bilmiyorum... O çocuğu güldürmek, o çocuğu konuşturmak, o çocuğu öfkeden arındırmak için inatla yazıyordum. Biliyordum ki o çocuğun ruhu acıyordu. İçimdeki sevgi bu dünyadaki tüm kini müsvedde kâğıtlar gibi buruşturup çöpe atabilir sandım. Kalemimle parmaklarıyla gökyüzünde pamuktan bulutları işaret eden gözleri pırıl pırıl parlayan bir çocuk resmetmeye çabaladım. Oysaki ne Abidin mutluluğun resmini çizebildi. Ne de ben resmi tamamlayabildim. 



Abidin yaşasaydı mutluluğun resmini tamamlayabilecek miydi bilmiyorum. Ömür eksikleri tamamlayamadan bitiyor. Her insan akıp giden hayatı kendi tespitleri üzerine sabitlemeye çabalarken en önemli detayı gözden kaçırıyor. Tamamlanan sadece ömürdür, insan hep yarım kalır. Hayat denen bu oyunda yaşamak adına her oyuncu kendi rolünü oynuyor. Son taşı kaybedene kadar umudunu kaybetmeyen oyuncular bir yanda. Tek taş kaybetmeden oynamaya çalışanlar öte yanda. Bu kısır döngü, bu çekişme boşu boşuna. Aslında sonuç değişmiyor. Öyle ya da böyle her oyuncunun defteri doluyor. Gülde, dikende kuruyor. Şimdi benim elimde son taş, senin önünde oynanmamış bir oyun var. 



Tüm bunları yazarken uzaklardan gelen bir tren düdüğü düşüncelerimi ikiye bölüyor. Garda özlemle bekleyen bir sevgili yüreği kıpır kıpır yakalanıyor kadraja. Gelen trenin çalan düdüğü onun için bir muştu. Aynı garın diğer köşesinde birazdan bir veda sahnesi yaşanacak. Her bekleyen için farklı bir anlamı var uzun uzun çalan düdüğün. Biz ikinci sahnenin oyuncularıyız. Yol ayrımındayız. Herkes kendi yükünü yüklendi. Kendi doğrusuna gidecek. Her insan kendi doğrusuna giderse mutluluğu bulacağına inanır. Yol ayrımında fark edersin ki yükün hafiflemiş. Dostun heybenden ağır taşları almış, yerine beyaz sayfalar bırakmış. Biliyorsun değil mi? İnsan bildiği her şeyin üstesinden gelebilir. İnsan bilinenden korkmaz, bilmeye cesaret edemediklerinden uzaklaşır. Hayatın bahçesinde kasvetli günlerden korkan sen, keşke yüzünü ışığa çevirebilsen. 



Heybeme bıraktığın beyaz sayfalara seni anlatıyor, cevabı geciken mektuplar yazıyorum. Beklediğim zaman tünelinde, zehrini yüreğime salan akrebe inat hayaller biriktiriyorum. Elimde tahta kılıç kötülükle savaşıyorum. Sevgi ihtilalına soyunup ülkeler kuruyor, içine sıra sıra mavi şehirler diziyorum. Şehirdeki tüm sokaklara çiçek isimleri veriyorum. Çıkmazları olmayan, denize bakan, ummana akan sokaklar hayal ediyorum. Şehirlerimde zaman kaplumbağa hızında akıyor, kuş sesleri çocuk seslerine karışıyor. Gittim demişsin geciken son mektubunda. Mektubun postada aylarca beklemiş. Kimse özür dilemedi gecikme için. Kelimelerin ulaşamadığı yer var mı bilmiyorum ama biliyorum ki kurulmuş bir hayali kimse yıkamaz. Giden sensin. Korkan sen. Sessiz sedasız hayal bahçemi terk eden sen. Şimdi uzaktan bak hayallerime. Sahne benim, oyun benim, oyuncu benim. Seyirci koltuğunda oturan sadece sensin. 



Sevgi ihtilaline ortak olamayan yürekler sevgi ihlali yapıyor. Yeni değil yüzyıllık masal bu. Her oyuncu kendi masalında kahraman olur. En nihayetinde kahramanlar da ölür. Diyeceğim o ki sevgili yolları, sınırları, yoldaki şeritleri, şehirleri, sokakları aşar insan. Bir yüreğe, bir hayale ya girer ya giremez insan. Ya da girdiği yürekten, girdiği hayalden canı sıkıldığı zaman elini kolunu sallayıp çıkamaz insan. Sevgin yüreğimde uğraksız durak. Dönüp dolaşıyorum, ulaşamıyorum. Sabrı yok eden, sabrı bileyen delice bir inatla bekledim. Bekletilmiş olmanın kaygısını yaşadım. O umut, o uğraksız durak hala orada. Ama sen her defasında beceriksizce içindekileri dışarı atma korkusuyla, yitip gitme düşüncesini, kaybolma, kavuşamama düşüncesini öyle bir kanıksamışsın ki... Ne yüzünü güneşe dönebiliyor, ne ışığı görebiliyorsun. Umut bazen öyle varsıl ki sarıldığın eller gecenin içinde büyür, büyür... Kocaman olur ve gelir seni ezer. Gecenin içinde gergefe işlenmiş bir nakış gibi parlar örümcek ağı. Bilir misin sevgili her örümcek zamanın ağında değil, kendi ağında ölür. 


13 Nisan 2013 - Zeynep Özmen

4 Nisan 2013 Perşembe

B İ L F İ İ L


sevmiyorum devreden rakamları, bakiyeleri
günleri, geceleri 
sıfırlamak istiyorum her şeyi
seni, beni, tüm evreni
saat on iki sularında
çekip vursam akrebi
zamanın ölümsüz tik taklarından kurtulur muyum


insan ölene kadar yaşar diyor birileri
korkunç olan ölüm değil
öleceğini bilerek yaşamak zamana karşı yürüttüğümüz bir fiil
bilfiil


sadece koşmak, kaçmak, gitmek mi eylem
eylemsiz mi yaşar duran
çivi gibi paslanan
kapı ardında kalan
kimdir bir fiili geçişli kılan
sustuğundan beri an be an
ölüyor, öldürüyorken zaman


bazı fiillere müdahale edemezsin diyor usta kalem
ağaç yeşerir, yaprak solar
insan büyür kendiliğinden
yaşamak en büyük eylem
yaşamak elzem


insan doğduğu günden beri 
tüm günahı bana yükledi 
en etkili eylem susmaktır dedi 
yüzyılların şahidi 
binlerce çığlığı sinesinde saklayan
işte bu yüzden ölümsüzüm ben
bir ben kalacağım geride
akarken ileriye 
dedi sustu, susturdu yüreğimi 
z a m a n

30 Mart 2013 - Zeynep Özmen