26 Aralık 2012 Çarşamba

Ellerim Mürekkep Lekesi


Sevgili dost

Sana yazmak için ne zaman kalemi elime alsam aramızda uzayıp giden sessizliğin hükmüne yenik düşüyor kelimeler. Bazen bir kelime yutuyor beni, bazen bir kelime diken olup batıyor yüreğime. 2012 yılının kalan bir kaç günü, son nefesini vermenin telaşıyla hızla akıp gidiyor. Yılların bu akışkan, bu aceleci tutumuna başkaldırıp, inadına uzatıyorum tüm cümleleri. Geriye dönüp bakınca belirsizlik içinde, sukutunla savaşarak bir yıl daha tükettiğimi fark etmek acı veriyor. Bir senenin daha bitmesi, senli zamanlardan bir sene daha uzağa düşmek gibi. Gün sayarak, çentik atarak, gidişine inat, dönüşünü beklerken özlemle dolu dolu geçen anları bitti artık diyerek terhis etmek istiyor seneler. Gelen yeni yılı kucaklamak için eskiyi uğurlamak gerek diyor birileri. Mizanı tutturmak için borç ve alacakları dengeleyip, hesapları sıfırlamak en güzeli. Küçük bir işletme gibi çarkın dişlilerine takılmadan, ezilmeden döngüye şükredip karsız, zararsız olduğunu var sayarak kapatmalı seneyi. 


Geçen yıl; susarak çıktığın yolculukta geride kalan olmayı başaramadım bir türlü. İnsan bazen bir adım geride durmayı ve susmayı bilmeli. Hele de terk edilense, vazgeçilen olduğunu bilmeli. Ferman verilmişse; sorgulamadan, kurgulamadan, yargılamadan boyun eğmeli. Sen giderken; ne susmayı, ne küsmeyi başarabildim, ne de terk edilen olduğumun farkına varabildim. Yazarak peşin sıra yetişirim sandım. Yazarsam duyar, okursan anlarsın sandım. Yine yanıldım... Yine yenildim... Yaşadıklarımıza bakınca anlıyorum ki başarısızlıklarla dolu bir sene geçirmişim. Bir yıl daha yaşlandık, bir yıl daha anılar sayfasına eklendi. Unuttuklarımız, unutamadıklarımız, dokunduklarımız, dokunamadıklarımızla bir sene daha erişilmezlik zırhını giymeye hazırlanıyor. Bir senede daha parmak izimiz kalıyor. 


Söz sevgili; öyle çok ıslandın ki sevgi yağmurunda, gayri pamuktan bulutlar yollayacağım sana. Teslimiyetle sus düşüreceğim yüreğime. Sus düşüreceğim çoğalıp, büyüyen, kanserleşen hastalıklı hücrelerime. Sus diyeceğim içimde ağlayan doğmamış bebeklere.  Her cümlenin sonuna bir virgül atarak, her cümlenin sonuna üç nokta bırakarak gidiyorum... Anlıyor musun... Şiiri yazılmış, hayali kurulmuş, karanlığından yahut aydınlığından tab edilememiş imgelerimi bırakıyorum ortada. Oyuncağı bozulmuş, çalarken zembereği durmuş, bir çocuk şarkısını söylüyorum ardın sıra. Ölümcül bir günah gibi silmek istesem de ellerimi silemiyorum. Elleri mürekkep lekesi bir çocuk bırakıyorum yüreğinin kuytusuna. Gör ki nasıl bir sukuttur kalemimden damlayan. 


Bu sene bir yenilik yapıp, yeni yılın getirilerine direnmeden razı olmayı diliyorum. Teslimiyet... Belki de en büyük hatam buydu. Her gidenin dönülmüş bir sapağı, verilmiş bir kararı var. Kalanın payına düşen teslim olmak. Sessizce kendi yangınında yanmak. Hükmü tarafından verilmiş bir gidişin ardında, sonsuza değin terk edilmiş olsam da; dünya denilen atıldığım yeryüzü toprağında unutulan, geride kalan olmayacağım. Yalanı çok dünyanın, kalanı yok nasılsa. Diyeceğim o ki sevgili; doğru bildiğim bu aşk uğrunda sarsılmaz bir inançla elimden geleni yaptım, azimle çabaladım durdum ama artık yoruldum. Önce bekledim sabırla, sonra sustum, durdum, duruldum. Sanma ki senin verdiğin hükümdür yoldan çeviren. Sen "bitti" dediğin için değil bu son. Yüzbin kere yüz çevirsen de aşkımdan, yolumdan, yazgımdan silinmen mümkün değil artık. Serimde iki kişiyle başlamış, düğümde kördüğüm olmuş, çözümde çözgüsüz kalmış bir çile yumağıdır aşkın öyküsü. Dem bu dem ki tevekkül vakti. Dem bu dem ki aşk-ı saadet vakti.

                                 Zeynep Özmen - 27 Aralık 2012 - 00:15

21 Aralık 2012 Cuma

Sessizlik içinde sessizce mimlendim





sukut ettikçe sen
sessiz harfler tarafından örselendim
gürültüyle ismini ünlerken kalbim
kalın bir ayraçla kesildi yolum
sessizlik içinde sessizce
mimlendim


sen gideli
kadim zamanların yitik yolcusu gibi
tutuldu, lal oldu dilim
sükûna uğradı bütün harflerim
ses vermez oldu harekelerim
terk etti mahrecim


elleri şiir kesiği 
ahraz çocuklar büyüyor içimde
kaderleri benziyor kaderime
hangi harf ses olur
hangi kelime nefes olur 
hangi cümlenin gücü yeter 
çaresizliği anlatmaya
yara aldı yirmi dokuz neferim


üfle bir harf diyorsun
yüreğime em olsun
nefes olsun
üfleyemiyorum 
üflersem tutuşur çelimsiz dal
üflersem ateş yanar
aşk ateşten kor
üflemiyorsam sebebini kendine sor


22 Aralık 2012 –  Zeynep Özmen

/şeb-i yeldada sustun
kaderimin miladı oldun/

15 Aralık 2012 Cumartesi

Bir Başkadır Ayrılığın Senfonisi


Gözleri yerde, boynu bükük, elleri cebinde bir şeyler aranıyor. Düşüncelerinin ağırlığını savuşturmak ister gibi telaşlı elleri. Gözleri yerde ne arıyor? Aradığı yerde mi, cebinde mi? Belli ki çıkmazdan çıkmak için açar arıyor. Daha ne kadar arayacak. Yolların kesiştiği yerde, girdabın ortasındayız. Sevda gibi ayrılık da ansızın geliyor. İnsan ansızın doğuyor, ansızın ölüyor. Gerçekler ansızın zuhur ediyor. Kaderin yazdığı senaryoyu doğaçlama oynamak düşüyor payıma. Ayrılığa dair okuduğum yazıları, izlediğim sahneleri hatırlayamıyorum bir türlü. Payıma düşen rolü biliyor ama karşımdaki telaşlı arayışın etkisinden çekip alamıyorum düşüncelerimi. Sahnede ne yapacağını unutmuş oyuncular gibi elim ayağıma dolaşıyor. Ellerim konacak dal  bulamayan kuşlar gibi savruluyor boşluğa. 

Gözlerini yerden çekip alsa, görecek gözlerimdeki gerçeği. Gerçek gözle görülür mü? Gerçek gözle görünen midir gerçek ruha işleyen mi? Sevenle, sevilen arasında en samimi gerçek aşktır. Bir nazarda buluşup, sevenle sevilen arasında köprü kuran huzmelerin ruha sevgiyle dokunuşudur aşk. Yalan sevdalar ışık geçirmez. Gözlerini kaçıran gerçeği göremez. Sevgi dolu bir bakışın yüceliği, sevmeyeni korkutur. Her insan kendi gerçeğiyle korkmadan yüzleşir. Boynun bükük, yere bakarken anladım ki bu aşk benim gerçeğim, senin yalanınmış. Sevda gibi ayrılığında bakışı ansızın bir ok gibi saplanıyor yüreğe. Yüreğimden kanatlanan bir beyaz güvercin ufka doğru kanat çırpıyor. Uzaklaştıkça beyaz kanatları alacalanıyor. Ufukta kara bir noktaya dönüşüyor.  

Usul usul anahtarını bulup çıkartırken cebinden, verdiğin kararın etkisiyle önce ellerin çıktı saklandığı yerden. Aklınla yüreğinin savaşı bitmiş, ellerin titremeyi kesmişti. Bir an, mecburiyetten kaldırıp başını bakıyorsun. Kirpiklerinin gölgesinde ışıksız, mühürsüz bakışların dokunuyor yüreğime. Zaman donup kalıyor. Kirlenmemek adına onca nazardan kaçmış gözlerim, ilk kez bir bakışta buluşuyor gözlerinde. Gözlerinden kirli, iki siyah benek yuvarlanıp düşüyor yere. İlk kez bu kadar günaha yakınken, yabancılaşan bakışlarında günahtan bu kadar uzağız. Kâğıda yan yana düşen iki damla mürekkep lekesi birleşip, tüm kâğıda yayılıyor. Kocaman siyah bir noktaya dönüşüyor. Ben o lekeye bakıyorum. Sen anahtarını düşürüyorsun elinden. 

Senin kaçtığın, benim yüzleştiğim gerçek ayakta tutuyor gökkubbeyi. Tek kelime etmeden anahtarınla baş başa bırakıyorum seni. Ayrımsayamıyorum; ayaklarım mı beni sürüklüyor, ben mi ayaklarımın peşi sıra gidiyorum. Ayrılığın keskin köşesinde yitiyorum. Güneş gün ortası gözünü yumuyor. Kör oluyor gözlerim, şaşırıyorum yönümü. Yalnızlığın dört duvarına sıkı sıkı tutunuyorum.  Annemin hep sözünü ettiği "ya nasip" diyen al duvaklı gelinin bindiği at tökezliyor. Bir şair elinden kalemini düşüyor. Gözlerinden iki kor parçası yuvarlanıp düşüyor yüreğime. Kavanozdaki kırmızı balık sıçrayıp düşüyor yere. Balık çırpınıyor, deniz geri çekiliyor. Balık can havliyle sıçradıkça deniz uzaklaşıyor.       

bir gözü taş zemine yapışık,
bir gözü açık,
ölüyor balık…
böyle mi başlar ayrılık?


Zeynep Özmen – 15 Aralık 2012

2 Aralık 2012 Pazar

Aralık Kapı

Uzun zaman oldu sana yazmayalı. Bunu umursamadığını biliyorum. Kızıyorsun değil mi böyle söyleyince. Hakkında peşin hüküm vermiş oluyorum. Umursayıp, umursamadığın yargısına varmaya hakkım yok. Beni korkutan sorduğum sorulara vereceğin cevaplar değil. Yok sayıldığımı betimleyen, her köşe başında beni bekleyen suskun kalışların. Çıkmaz sokaklara benzeyen, döne döne beni önce kendime düğümleyen, sonra çözen müzmin sorgularım. Şafak sökerken bulduğum cevaplar eşliğinde aydınlık sabahlara uyanıyor, gün batımında yüreğime kıymık batıran sorguların eşiğinde kalıyorum. Uzun zamandır ölü balık taklidi yapar gibisin ve ben buna alıştım galiba. Alışmadım, alışamıyorum, alışmayacağım. Sen bütün sesleri çekip aldın hayatımdan. Senin sükûtunla büyük bir sessizliğe büründü dünya. 

Aşk; kalemle, kâğıdın buluşmasıyla başlar. Gizlemeye çalıştıkça satır aralarından yansıyan ışığın membaı, nazarıma hiç değmemiş bir bakışta saklı. Sessizliğin deli eylediği yürekler kelimelerin ırmağında yıkanır. Sessizlik mahkûmları usul usul dokunur harflere; canlanır sözcükler, nefes alır, nefes verir, ses olur. Elimden tutar cümleler; dağları aşar, bozkırda uçar, yola koyulur. Okuyor musun yazdıklarımı? Her okuyucu yazarın konuğudur. Susarak kaçarken, okuyarak dolaşıyorsun gönül yurdumda. Kendini arıyorsun satır aralarında. Okurken hissediyor musun tüm kelimelerin aşk'a adanmışlığını. 

Susarak neyin diyetini ödetiyorsun bana. Bağışlanmayacak suçlar işlemiş, ölüm hükmü verilmiş idam mahkûmlarına bile fırsat verilir. Son söz istenir, son dakikada suçunu kabul etmesi beklenir. Suçunu bilsin, kabul etsin ki Mevla'dan son nefesini vermeden evvel "af" dilesin diye. Artık insanların değil, Rabbin merhametinden son nefesinde faydalansın diye. Her canlı için en büyük tehdittir ölüm. Birazdan canı alınacaktır, kayıtlara geçirilmek için o son dakika bir itiraf beklenir. Vefasız sevgili; sorgusuz, sualsiz terk ederken beni, affın ve merhametin şefkatinden mahrum bıraktın yüreğimi. 

Sevmek suçuyla yargılansam, korkmadan itiraf ederdim sevdiğimi. Derdim ki sevmek günahını hakkıyla işledim. Ben o kulu her nefeste, tüm benliğimle sevdim. Rabbin yüreğime ektiği yaşam kaynağım, damarlarımda dolaşan kanıma, iliğime işleyen aşk ile sevdim. Bundan utanacak değilim. Ben onu "aşk olsun" sözüyle duygularıma, nefsanî, şehvani lekeler bulaştırmadan, su gibi saf ve duru bir aşkla sevdim. O kulun eli elime, nazarı nazarıma değmedi. İşte bu yüzden ben onu aşk bildim, aşk ile sevdim. Acele infaz edin beni. Aşk'ın vuslatı topraktır. Ama olmayacak böyle bir sorgulama. Sevmek suç değil. Sevmek günah değil hiç bir kitapta. 

İnsan bilmediğinden mi korkar, bildiğinden mi? Aşk ruhun çocuklaşmasıdır. Hesapsız, ölçüsüzdür hem çocuk, hem âşık. Sıcak, elin yanacak diyenleri duymaz, anlamaz. Korkmadan uzatır elini kor'un içine. Madem yanmayan bilmez yananın halini, aşk şerbeti içmeyen anlamaz aşığın dilini; söyle sevgili hiç sevmediysen, neden korkuyorsun sevmekten. Nedir susturan seni. Aşktır; içimizde sesleri çoğaltırken, azaltan. Çok sevmiş olmanın hükmüyle mi suskun kalır yüreğin. Çok sevilmiş olmanın hükmünü mü sürmektesin. 

Geçen üç yıllık zaman dilimini, mazinin tozlarını silkeleyip, gitmek istiyorum. Gidemiyorum… Aramızdaki kapıyı sürekli açık tutarsan, yürüyüp gidemem. Sandın ki susarak açılan mesafelerin boşluğunda kapı usul usul kapanır. Görmüyor musun rüzgâr olup giriyorum içeri. Yağmur olup ıslatıyorum her yeri. Aralık bırakma, kapansın kapı. Ne ileri gidebiliyorum, ne geri. Gecikmiş bir sevdanın ne zamanı, ne yeri. Arada kalmak, Araf’ta kalmak gibi. 

                                 02 Aralık 2012 – Zeynep Özmen

26 Kasım 2012 Pazartesi

Bir Nefes


Bana umudu soruyorsun dost. Umut annemin; kardan, ayazdan koruyup, gözettiği üç kök sardunyadır. Biri pembe, biri beyaz biri kırmızı. Ne zaman yüreğin mevsimi kıştan ilkbahara döner sardunyalar her budağından tomurcuk patlatır. Umut kırılarak çoğaltılan sardunya çelikleri gibidir. Bir saksı sardunya aniden beş kök çelik verir. Ben önce çelikleri köklensin diye suya koyuyorum. Ellerim anneminki kadar bereketli değil. Annem suya koymadan, besmeleyle koparıp çelikleri toprağa diker, sonra can suyu verirdi. Umut insan yüreğine huzuru ve şefkati sunan, sabrı öğreten bir duygudur. Şefkatle incitmeden ana gövdeden çelikleri koparıp, kök salsın diye toprak anaya sunmanın huzuru ve beklemenin sabrını verir insana. Umut bire bin veren gümrah bir tohumdur; yeşertip, çoğaltmayı bilene.

Bana yalnızlığı soruyorsun dost. Ben annemin anlatılarından dinledim yalnızlığı. Kışın çetin şartları insanı merhametli, hayvanı daha sokulgan kılıyor. Ama bu durum çocuklar için geçerli olmayabiliyor bazen. Annemin Sarman'ı gece soba sönünce soluğu yatağımda alırdı. Uykunun en tatlı yerinde; böğrümde Sarman'ın önce ağırlığı, sonra mırıltısıyla ne olduğunu kavrayamadan korkuyla uyanırdım. Beni uyandırıp, kendisi uyumaya devam eden Sarman'ın bu vurdumduymazlığıyla öfkeden deliye döner, onu ensesinden tuttuğum gibi, söylene söylene salona taşır kapıyı sıkıca kapatırdım. Anlayacağın yinede merhametliydim. Ama o hiç pes etmez, bir şekilde kapıyı açıp tam yeniden uykuya daldığım anda  nefes alışını boşluğumda hissettirirdi bana. Sabır ve merhamet aynı anda sınanmamalı bence. Çünkü insan sabrı tükenince merhametli olamıyor. Bu devinim öyle kızdırırdı ki beni, bu sefer acımadan kışın ayazında pencereden dışarı atardım onu. Oh olsun diye söylenerek üstelik. 

Sarman yüzünden sabah annemle kavgaya tutuşurduk. Sarman'ın beş kardeş içinde beni seçişi anneme göre bir sevgi gösterisiydi. 

-İyi ya ne güzel bak seni seviyor hayvan. Derdi annem

Sevgi karşılıklı olmalıydı.

-Ama ben onu sevmiyorum anne. At artık şu kediyi evden. Diye söylenirdim.

İşte böyle bir gün annem yalnızlığı anlattı bana. Yalnızlık anneme göre; çöpsüz üzüm misali tüm çocuklar sokakta oynarken, avluda tek başına oynamaktı. Annem kardeşsiz büyümüştü. Yalnızlık onu koruyacak ablasının, ağabeyinin olmaması demekti. Hiç günahı yokken "kan davası" denen çekişmenin ortasında bir çocuk olmaktı annemin yalnızlığı. Ağabeyi ve ablası bu davanın bir parçası olmaktan kurtulamamıştı. İki can alınmış ama dava bitmemişti. Yalnızlık; dayak yiyeceğini bile bile, taşlanmayı göze alarak sokağa çıkıp çocukların arasına karışıp oyun oynama riskini göze almaktı. Annem hep kedisiyle uyumuş, kedileri ömrü boyunca sevmiş bir kadındı. Ez cümle yalnızlık insanca duyguların öldüğü her yerde sıcak bir nefesi yatağında bir kediyle paylaşmaktı.

Bana umutsuzluğu soruyorsun dost. Ben sana annemi umutsuz gördüğüm anı anlatayım. Umutsuzluğun izleri öyle derindir ki dost. Onu uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Benim doğumumdan evvel ölü doğan kardeşimdi annem için umutsuzluk. Dokuz ay karnında taşıdığı yavrusu, bu dünyaya hiç ses vermemiş. Hiç ağlamamış. Bir anne için yavrusunun ağlaması üzücü bile olsa, hayata merhaba diyen o ilk nefes alış anında dünyaya atılan o eşsiz çığlık atılmamıştı. 

-Ölü doğdu yavrum. Hiç ses vermedi... 

Derken, yüzünde sıkışan kasların gerginliği, sesinde duyduğum o derin acı ve annemin gözünden akan yaşlardı umutsuzluk. Ki ben annemi o güne değin hiç ağlarken görememiştim. Anlayacağın umutsuzluk; insanı nefessiz bırakan, ölü doğan sessiz bir çocuk.    

                               26 Kasım 2012 – Zeynep Özmen

24 Kasım 2012 Cumartesi

Eşlik Etti Gölgeler


sırtını güneşe dönüp
ufku gözlemeye koyuldu
beklemekten yorulunca
bakışlarını indirdi yere
yol boyu uzayıp giden gölgelere takıldı
içine yerleşen yalnızlık duygusuna inat
takipte olduğunu fark etti
aslı gibi yalnızdı sureti
ansızın irkildi
çoğaldı gölgeler

gökyüzünde süzülen
kırlangıçların  iki kola ayrılmış gölgesi
bölük bölük sökün etti ufka
mesafelerin boşluğunda
çarpışmadan kanatları
saf tutuşu hayran hayran izledi
gölgeleri ufka uzatan güneşe
dönüp gülümsedi

boşluğa savrulan
kanat seslerinin ahengiyle duruldu düşünceleri
yumdu gözlerini
uzaklarda bir gemi demir attı
zincirlerin şıkırtısı suya karıştı
çapa dibe vurdu nihayet
umutla döndü
bakışlarını ufka çevirdi
gemi gitmişti
beklide hiç gelmemişti
el salladı gemiye
eşlik etti gölgeler

24 Kasım 2012 – Zeynep Özmen

21 Kasım 2012 Çarşamba

Aşkın Rengi Mavidir-2


Güneş'in güleç yüzü Toroslar’ın ardından görününce, yağmur bulutları küsüp gitmişti. Akdeniz'in mavi dalgaları sıcak bir merhabayla karşıladı beni. "yüreğini kapta gel" diyen davetkâr Akdeniz şarkısına uyup gelmiştim. Anladım ki ne Akdeniz'e, ne bana yakışıyordu hüzün. Hiç bir zaman sevmedim hüznü. Erkenden kalkıp gelmiştim şehrine. Gün batmadan geri dönecektim. Hep diyordun ya bana "anın tadını çıkar"; aklımdan tüm düşünceleri kovup, söz dinleyen uslu bir çocuk olmaya karar verdim. Keyfim yerine gelince, karnımın acıktığını hissettim. Kahvaltı yapıp çıksaydım keşke. Sanki şehri kaçıyordu, sanki randevuya geç kalıyordum. Ne vardı erkenden, aç aç yollara düşecek. Kızıp içten içe söylenirken kendime, ilacımı içmediğimi ayrımsadım. Sakin olmalıydım.

Denizin tam karşısında "Ayışığı kafe". Böyle yazıyordu girişinde. Önce ismini, yaklaştıkça bahçesindeki çiçekleri, çimenleri sevdim. Masaların üstünde açılmış tenteler, köşede yer minderleri olan güzel bir mekândı burası. Pazar günüydü ve henüz kimse yoktu mekânda. Garsonlar günün hazırlık telaşındaydı. Köşede sofra başında hamarat bir kadın hazırlık yapıyordu. Sofra başında, elinde oklava, yufka açan kadınlar bana hep annemi hatırlatır. Maharetlidir elleri, hatta sihirli. Hamarattır hepsi. Göz açıp kapatıncaya kadar sofra kadar bir yufkayı açıverirler. Onların bu mahareti her zaman kıskandırmıştır beni. Annemin istediği gibi eline her iş yakışan, becerikli bir kız çocuğu olamamıştım. Annem sabırla öğretmeyi pek çok kez denemiş olsa bile, kare ya da dikdörtgenden öteye gitmeyen asla yuvarlak bir şekil almayan açtığım yufkalar kızdırırdı  onu. Sabrı tükenince oklavayı aynı maharetle patlatıverirdi kafama. Bir türlü öğrenemedim yufka açmayı. Haklıydı kendince annem. Benden kaç yaş küçük kardeşlerim bile öğrenmişti yufka açmayı. O günlerden kalma kıskançlık ve utançla bir an sanki arazımı bulacakmış gibi eğilip bakmıştım ellerime. 

Tentelerin gölgesinde, maviye nazır bir masaya oturdum. Mekânın ilk müşterisiydim. Genç, güleç yüzlü bir garson aldı siparişimi. Peynirli gözleme söyledim. 

-Yeni açıyor abla gözlemeleri, biraz bekleyeceksiniz, dedi garson. 
-Sorun değil. Beklerim, dedim. 

Akdeniz köpük köpük dalgalarıyla mavi mavi kucaklamıştı beni. İstanbul'da olsa bu manzara "brunch" yapmaya gelen kalabalıktan iğne atılacak yer kalmazdı. Güneşten korunmak için gölgesine sığındığım masada karşımdaki boş sandalyeye düşen gölgem burkmuştu içimi. Hayallerimden uzak bir manzaranın orasında yapayalnızdım. Arkasında durulmamış boş sözler gibiydin. Dalgalar üstüme yürürken, iki damla yuvarlanıverdi gözlerimden. Neden iki göz aynı anda hareket ediyordu sanki. Sen ancak bir damla gözyaşını hak ediyordun. Akdeniz'in tuzlu sularına uğurladım gözyaşlarımı. Birden sana yazdığım dizeler geldi aklıma.  

döküldüğün denizlere
soruyorum seni
tuz basıyorlarmış saflığına,
bozulma diye...

19.05.2011

Üzerinde geçen bir yıl zarfında değişen neydi? Gelseydin soracaktım bu soruyu. Gelmedin... Belli ki aynı mekânın delisi olamayacaktık seninle. Eli dolu yaklaşan garsonu görünce, elimin tersiyle kovaladım gözyaşlarını. Kes şunu, kendine gel. Ağlamak güçsüzlerin işi. Buharı üstünde sıcacık gözlemem ve çayım gelmişti. Kim, neden icat etti bu küp şekerlerini? Nede zor açılıyor kâğıtları. Neden adı küp ama şekli dikdörtgen? Yuvarlak olsaydı adı ne olacaktı? Kes şunu... Elbette ki biliyorsun bu soruların cevabını. Şekerler dökülüp saçılmasın, ortalık kirlenmesin demiş olmalı birileri içinden. Kiloyla satıldığına göre, bir kiloluk hacme en uygun paketleme şekli dikdörtgen olmuştur. Yuvarlak olursa, kutunun içinde yuvarlanıp şekilleri bozulur. Nakliyesi, istiflemesi zorlaşırdı. At şekerini ve karıştır çayını, yeter artık... Soğuk çay sevmezsin sen. Hadi toparlan, yeter dökülüp saçıldığın. Sıkıştırılıp bir koliye dizilmiş küp şekerler gibi duygularını istifle yüreğinin kuytusuna. Akma, dökülme gözyaşlarım. Tuz dengesi bozulmasın Akdeniz'in. Yeter artık analitik düşüncelerle boğuşma. Sana ne? Ne zararı var sana küplerin, dikdörtgenlerin. İyi de küp'ün en büyük özelliği tüm yüzeylerinin kare olmasıdır. Küp şekerler küp değil! Kandırıyorlar milleti. Bunlar kesme şeker. Yeter artık… Sende kes!

Akdeniz'de tuz, çayımda şeker. Yabancı bir şehirde yalnızım. Neyse ki tam tersi bir durum yok. Ya denizler şekerli olsaydı ve ben çayıma şimdi tuz atıyor olsaydım. Yok, yok öyle olmazdı değil mi? Herkes denizi içerdi kesin. Denizleri bitirirdik maazallah.

-Buyurun hanımefendi, sıcak sıcak bir bardak Akdeniz getirdim size, dumanı üstünde soğutmayın lütfen, derdi garson...
-Teşekkür ederim ama bana Akdeniz dokunuyor. Mümkünse bir bardak Marmara alabilir miyim? Derdim ben.
-Olur mu ama diye itiraz ederdi garson. Akdeniz sahilinde taze taze Akdeniz içilir. Hem bilirsiniz, en şekerli deniz Akdeniz’dir.

-Deliye bak! Gelmiş Akdeniz sahiline, Marmara istiyor. Senin gibilere doldurup bir bardak Karadeniz, Akdeniz diye ikram etmek vardı ya Akdeniz hoşgörüsü var bizde…

Diye söylenir miydi içinden garson…    

Nihayet... Çok şükür başardım küp şekerlerin kâğıtlarını açmayı. Ne kadar da sağlam yapıyorlar bu meretleri. Dökülmeyelim, saçılmayalım baylar, bayanlar... 

Matematik öğretmenim sende yalancı çıktın. Hani X’i denkliğin diğer tarafına öteleyip yalnız bırakınca çözülürdü problem. Çözülmüyor, çözümsüz aklımda tüm sorular. Anladım sevgili sen birinci dereceden bir bilinmeyenli denklem değilsin. İki bilinmeyenli denklemsin. Çözüm yolunu seçmek kalıyor bana. Ya yerine koyma metodu, ya yok etme metodu. Hangisini seçmeliyim acaba... Bir karar vereyim bak nasıl çözüleceksin kendi kendine... Kaç çeşit denklem var? Hatırlıyor musun? Sevinçle bağırdın mı içinden, yedi diye. 

Atayım şekeri çayıma bir an önce soğumadan. Çözelti mi oldu şimdi bu? 

Peki, peki hadi bu soruyu bil bakalım.

Bir bardakta pudra şekeri, bir bardakta küp şeker, bir bardakta toz şeker var. Söyle bakalım; hepsinin üstüne aynı sıcaklıkta su konsa  hangisi daha çabuk erir? 

a) küp şeker b) toz şeker c) pudra şekeri d) Toz şeker ve küp şeker e)Hepsi 

Sorunun cevabı sende kalsın. Yeter... Evet yeter. Akıl oyunlarım, saçmalamalarım her zaman kendimi korumak, eğlendirmek adına kurduğum kurgular. Canımı yakan düşüncelerden, aklımın sorgulamalarından kurtulma çabalarım... İç seslerim her zaman beni konudan uzaklaştırmıştır. Kurtuldum işte gözyaşlarından. Düşüncelerimi okuyamayan garsona bir bardak çay daha söyledim. Saat ilerliyor. Güneş ısıtmaya başladı. Güneş Akdeniz'inin suyunu buharlaştırıp uçuruyor. Güneşi bol iklimlerin denizleri tuzlu olur. Bir başka oluyorsa da Akdeniz akşamları, bu akşam terk edeceğim şehrini. Neredesin? 

“Seyyah olup şu âlemi gezerim / Bir dost bulamadım gün akşam oldu”- Pir Sultan Abdal

                        22 Kasım 2012 – Zeynep Özmen

18 Kasım 2012 Pazar

Müebbet Tutkun


yüzünü güneşe dönen adam
güne, güneşe meftunsun
gözlerin ufukta, 
bakışların uzakta, 
ötelerde arama sevgiyi
elini siper et güneşe
eğil biraz
içindeyim
yüreğinde çözülmemiş düğümlerin gölgesindeyim

yüreğine tutunmak isterken
döne döne gönlünün taş basamaklarında kaybolmuş 
kavimler göçünden kalma 
kelimeleri unutulmuş 
yitik bir lisanım
elest bezminde yolu çizilmiş
sapağı kör, izi silinmiş cılgayım
boşuna arama 
sorma neredeyim
kendini bildiğinde
bulacaksın beni 

mahkumlar kaçmayı hayal ederken
bir ben
gönlünden sürülmeden   
aşkına müebbet tutkun
gözlerinde tutuklu
can evinde kalmak istiyorum
sanki dünya içeride
hep ben dışarıda kalıyorum...

18 Kasım 2012 - Zeynep Özmen



13 Ekim 2012 Cumartesi

"sevgi" dedim


kullanmaya kullanmaya paslanan
nicedir yüreğimin boşluğunda saklanan
yeniden gün ışığına çıkmaya hazırlanan
sözcükleri arıyorum gönül yurdunda 


"buluşalım" demedim mesela
yolda, durakta,
peronda, garda,
dışı kalabalık içi tenhada
usul usul akmışız yan yana
kavuşuruz mutlaka
ya ummanda
ya da arş-ı ala'da

"özledim" demedim ama 
türküler söylenmiş yedi cihana
aşk yazan her şarkıda
mısra mısra kavuştak, her vurguda
söylemek varmış aklımda
hatırlıyorum unuttuğumda
özlemler bekliyor çocuk yanımda


"sevgi" dedim işin başında
akar bulur yolunu dağın ardında
bire bin verir başak yürürse suya
on sekiz bin alem sevgiyle yaşar gökkubbe altında
nurani ışıklar kuşanır dünya
sevgidir meali en açık dua
biraz daha bırak avuçlarıma
sevginin, emeğin karşılığı gün olur gelir sofraya

13 Ekim 2012 - Zeynep Özmen

11 Ekim 2012 Perşembe

Bilmiyorum...


kıvılcımlar saçarak
ateş hattında 
sınanır sabrı örs ile çekiç arasında
dövülür demir tavında
alın terinden su verir usta 

hâsıl olur varsa özünde 
demir çelik olur mahir ellerde
farklı iner çekiç her seferinde 
bir an sert iner darbe 
an olur yumuşak dokunur kalbe
toy olan vurur hep aynı yere

aşkla kâh barışıyor yüreğim
kâh savaşıyorum
gönül yurdunda sevda sırlı düğüm
sevgiyle mi çözülür
öfkeyle mi bozulur
bilmiyorum…
belli ki acemiyim
hep aynı yere vuruyorum…
ya acıtıyorum, 
ya acıyorum…

12 Ekim 2012 - Zeynep Özmen 

14 Eylül 2012 Cuma

Sus


sen susunca 
selamı sabahı kesmiş dediler...

-----------------------------------------------------------------------


susuyormuş...

aşkın imzası
özünde saklı
kelamı yasaklı

aşk sükuttur
susturur
kendini unutturur
dilsizliği bundandır

ey sevgili 
gönlümü kaygısız sanma
susan yüreğin karşısında 
ruhum derin saygıda
kendini bulma
ele uyup da
sakın konuşma
sus...


15 Eylül 2012 – Zeynep Özmen

13 Eylül 2012 Perşembe

Can Verdik


Can Verdik

aklımda ay söylenceleri
yanı başımda sessiz vedalar
kapımda ayaz vurmuş kehribar yalnızlıklar
can havliyle geçirip dişlerini ömrüme
bir akrep daha öldü az önce

maya takvimleri göstere dursun kıyametleri
çözüldü sukutunun alametleri
an ömrüme dokundu
gün batıdan doğdu
söylenmemiş sözlerin sırrı ifşa oldu
uzayan kelimelerin boşluğu
ölü toprağıyla doldu

yüreğimde büyütüyordum seni üç noktayla 
çoğalıyordun ruhumda
yürüyorduk sonsuza
bugün mim koydum adının yanına
not düştüm günceme
doğduğu gün öldü diye

nasılsın görüşmeyeli, diyerek 
bozup sükûneti
lâl olmuş yüreğimle 
diline dolanacak en basit suali beklerken
"nasılsın" demeyi akıl edemedin
diyordun ki "tutuldum"
yalandır tutsak olduğun 
insancıl duyguları öldürdüğünde 
can verdi aşk 

13 Eylül 2012 – 15:43 Zeynep Özmen

6 Eylül 2012 Perşembe

Erik Ağacı





//benzemez kimse bana
benzer mi acın acıma
sor kendine, benzer mi umudun umuduma...//

------------------------------------------------------------------------------------------------------------


tam uzanacakken diğer dala,
kayınca ayağı,
düşüvermiş yere,
bereket ufakmış ağaç
o da mini mini 
yaşı ya altıymış ya yedi
üç beş sıyrık neyse de
kırılmış kolu
düşerken cepleri erik dolu
sevgiyle okşayarak anıları
gülümseyerek anlatmıştı bunları

sahi, seninde vardı kolunda eski bir kırık
o zaman anlatmamıştın
nasıl olmuştu, kapıya mı çarpmıştın?
öyle kalmış aklımda
komikmiş sahi 
anlatsana hadi, diyiverdi apansız...

tıpkı şimdi olduğu gibi, o zaman da diyememiştim...
sinirliydi babam
savrup atmıştı kolumdan
kapıydı çarpan...
mazinin tozlu sayfalarından
şikayetim olmadı hiç erik ağacından

sustuğumu görünce
devam etmişti tebessümle
ama bak! 
diye sıyırıp göstermek için kolunu
ispat etmek ister gibi kapanan yaranın yerini 
çabuk kaynıyor çocuk kırıkları, izi kalmıyor... demişti.


bazen acıdır hayat anne
bir daha sakın yalan söyleme...
diyen sendin doktora;
sakardı,
kapıya çarptı...



Zeynep Özmen - 06 Eylül 2012

10 Ağustos 2012 Cuma

Rehin


çocukluk, yüreğimde bayram yeri 
dimağımda elma şekeri
lunaparkta kuş sesleri
seçim yapmanın tatlı telaşesi
gülerken yüzleri
o kararını çoktan vermişti
dönme dolabı seçmişti
mavi buluta dokunacaktı eli

dur dedi, biletçi
geçiş ücretli

boynu eğildi
yumruk oldu sıkıldı avucunda yoksulluk, ezilmedi
sessiz hıçkırığı bastırdı, mağrur gözleri

sustu dünya, utandı
koptu kainatın boyun direği
ipsiz uçurtmalar düştü gökgüzünden
deniz yuttu kağıttan gemileri

sorma bana, nasılsın diye
çok eskiden
gülerek bakardı gözlerim
bir çocuğun hayali alınmışsa rehin
ne işe yarar mutluluk dediğin

10 Ağustos 2012 - Zeynep Özmen

8 Ağustos 2012 Çarşamba

İki küçük Nokta


çocukluğumuzun ölçüsüydü
açıp iki yana kollarını
kucak dolusu sevmeler
minicik yürekte
kocamandı sevgiler
___________________________________________________________________


bir çocuğun gözleriydi gözlerin
samanyolundan firar etmiş
binlerce kayıp yıldız
saklanmış içine

imkansızlıklar karşısında
gitmek isterken uzaklara
dokundurup parmağımı atlasa
mavi okyanusta
hayalini kurduğum
umudum
haritada görünmeyen
gizli adaydı gözlerin

ilk kez görmüş gibi
kocaman açıp gözlerini
ilgiyle bakınca
büyürdü dünya
çocuk gözlerine dalınca
geçerdi yorgunluğum
kaybolurdum


aklımda kalan gözlerin
kocaman bakıyor bana
sırrı çözülmemiş daha
unutulmuş kitap arasında
iki küçük nokta
hala tutunurum ışığına.

Zeynep Özmen – 09 Ağustos 2012

28 Temmuz 2012 Cumartesi

Ay Düştü Geceye


Aynı cümleler etrafında dolaşmaktan, kelime tekrarından yoruldum. Nicedir susuyorsun. Kim hatalı, kim doğruda bilmiyorum. Tek bildiğim karşındaki insanı yok sayan, hırçın çocuk tavrını sürdüreceksin. Sergilediğin katı tutum yüzünden, çevrende sevgiye dair ne varsa yok ettiğini zaman anlatacak bir gün sana. İnsanların senden beklentisi yok. Herkes sana umut bağlanmayacağını, duvarlarının aşılmayacağını, kabuğunun kırılmayacağını öğrendi. Peki ya sen, anlayabildin mi? Kimsenin senin affına ve merhametine ihtiyacı olmadığını. Lütfedip, bağışladığında kimsenin sana geri dönmeyeceği gerçeğini kavradın mı? Devasa gölgelerde, kocaman öfkeleri susarak, kendine saklıyorsun. Ağlayamıyorsun... Kendine yanıyor, kendince tükeniyorsun. Göremediğin gerçek, giderek azalıyorsun. Kocaman bir yalnızlık girdabının içinde biteviye salınıyor ve hakikatin farkına varamıyorsun. Sanrılarınla baş başasın. Yapayalnızsın... Çevrende yönettiğin, hükmettiğini sandığın tek gerçek, sahipsiz çığlıklarından oluşan bir yalnızlık senfonisi. 


İnsanlardan uzak durmayı yeğliyor, insanları sevmiyorsun. Kapını defalarca tıklattım, korktun ve kapıyı açmadın, sen beni sevgi dilencisi sandın. Oysaki ben ne yalnızlığını paylaşmaya, ne de seni yalnızlığıma ortak etmeye gelmiştim. Yalnızlığınla mutlu olduğunu söyleyip kendini kandırıyordun. Yapılan hataları affedemiyor, sevginin ışığını göremiyordun. Bana göre sevgi, sana göre güç en büyük şifa kaynağı. Kimse sana yaklaşmazsa, kimse seni incitmez. Kimseyi sevmezsen, kimse sana yaklaşmaz. Mesafeli olmak en güzeli. Bu yüzden buz kalıbından örülmüş, şeffaf olduğu sanılan, görünmez duvarlar inşa ettin kendine. Her gören doğru yürüyüşüne hayran, mükemmel adama yaklaşmak istedi. Kimini susarak, kimini umursamayarak savdın başından. Kimsenin seni suçlamaya hakkı yoktu çünkü senin bir suçun yoktu. Yalnızım diye hiç bağırmamış, kimseyi yakına çağırmamıştın. Sevgiye dair tutum sergilememiş, gösterilen ilgiye hiç bir zaman itibar etmemiştin. Sevginin yüreğindeki buz kalıplarını çözecek gücünün farkındaydın. Bir yüreğin vardı nihayetinde. Biliyordun her yürek, hangi kalıba koyarsan koy sevgi karşısında çözülüyor, boyun eğiyor ve teslim oluyordu sevgiye. 


Sevgiyle uzanan eller, hep tedirgin etti seni. Biliyordun; ne zaman yağmur yağsa, yeşeriyordu çorak toprak. Alışkındın kendi yaralarını sarmaya. Güçlüydün sen. Şefkatle uzanan eller seni irkiltiyor, sanki gölgesi özgürlüğünün üstüne düşüyordu. Sevmek bağlanmayı, bağımlığı sürüklüyordu peşinden. Ben geldiğimde rahattın. Çok uzaklardaydım. Sana benzer sınırlarım vardı, mesafeliydim. Küçük bir kız çocuğuydum. Yaramazlıklar yapıyor korkutuyordum seni. Katık olsun diye gecelerine, gün ışığı dolduruyordum ceplerine. Sınırlarına, kurallarına uyuyor, kızdığımda çocukça kafa tutuyordum sana. Çok konuşuyor, kendinden uzaklaştırıyordum seni. Dertlerimi anlatıyor, ağlıyor, avunma bekliyordum senden. Gereksiz kavgalar çıkarıyordum. Güçlü adamın, iradeli yönlendirmeleri sıkıyor, bunaltıyordu beni. Sen bana sınır çizmeyi, duvar örmeyi öneriyordun. Oysaki ben tüm sınırları, samimiyetsiz insanların icat ettiğini söylüyordum. Suyu seviyor, su gibi akıyordum sana. Korksan da kaçamıyordun. Samimiyetim karşısında bocalıyordun. Sana göre her insan hatalı davranıyor, hatalarını görmek istemiyor, daha kötüsü hatasını kabullenemiyordu. Hatalarımı anlattım, ağlayarak utanmadan. Senin kadar yalnız ama başka yöne akan ırmak gibiydim. Ne akmaktan, ne köpürmekten korkuyordum. Bağıra, çağıra ağlıyor, dolu dolu gülüyordum. Sana benzemeyen ama doğrularda kesişen bir başka yüzdüm. Korkutuyordu sergilediğim şeffaflık, içimi görüyor şaşırıyordun. Manalandıramıyor, çözemiyor ama uzaklaşamıyordun. 


Gerçeği görmek ne muhteşem duygu değil mi? Gerçeği bilip, gerçeği görmenin önemini kavrayıp, kendi gerçeğini göremediğini bir türlü fark edemiyordun. İnsan kendi gerçeğini görmeli, kendini iyi tanımalı, hatta yeryüzü toprağında asli amacı bu olmalı dediğimde, hemfikirdik seninle. Hatalarını göremeyen insanlardan uzaklaşıyor, kimseyi yaklaştırmıyordun yanına. Aramızdaki gerçeğin farkına senden önce varmıştım. Konuşarak adım adım ilerleyen bu yolculukta, mesafelerin yok olduğunu hissettiğim an afalladım. Aramızda kurulan bağın, bağımlılığa dönüşmesinden korktuğumu söyledim. Benim korkularım seninde aklına başına getirdi sanki. Kırıldığın için mi yoksa işaret ettiğim gerçeğin ağırlığından mı susup, uzaklaşmayı yeğledin. Sebebini sorduğumda; korkularımı bahane ettin, benim iyiliğim için susmuştun. Konuşmak en iyi iletişim yoluyken, susmanı anlayamamıştım. Sözlerimin seni incittiğini ise kabuğuna çekildiğinde geç de olsa fark etmiştim. Senin göremediğin gerçeği gördüğüm için değil, bağlanmak söz konusu olduğunda daha korkak davranıp önce geri çekilenin ben olduğumu sanman mı seni incitmişti, bilmiyorum. Asıl bağlanmak istemeyen sen olduğun halde "artık konuşmayalım" diyerek kestirip atan bendim. Bu yol ayrımı uzun süre bocalamana sebep oldu. Canını sıkan mevzu elbette ki, benim üstüne parmak basıp, işaret ettiğim noktada kendini dinleyip, tartmanı sağlamıştı. Hissetmiştin, farkında olmadan bana bağlandığını. Nasıl olurdu bu? Sen kimseye bağlanmazdın, bağlanmamalıydın. Hissettiğin hezeyanın etkisi öyle ağır geldi ki uzun süre tek kelime etmedin. 


Sürekli sorgulayıp cevap isteyişim yüzünden, kendini savunma güdüsüyle aylar süren suskunluk evresinden çıktın. Yeniden konuşmaya başladığımızda cevabın beni suçlar nitelikteydi. Ilıman değildim, orta yolu bulmak yerine toptan yok edişi seçmiştim, "konuşmayalım" diyerek. Açık sözlülüğümün senin tarafından yanlış algılandığını, aramızdaki fıtrat farkından geç kavradım. Senin kavrayamadığın bir başka gerçek ise bunu; kendimi korumak adına yaptığımı ayrımsayamamak oldu. Korkusuzca, hesapsızca anlattım sana davranışımın sebebini açık açık. İnsan yüreğinin sevdaya dair, umuda dair beklentiye girmesi sürecinin getirilerini biliyordum. Getirdiklerinin yanında götürdüklerinin çok daha yıkıcı ve yıpratıcı olduğunu da. Sevda yolunda yürümüş ve yolun sonunda yalnız kalmıştım. Sevgi bana kalan, yüreğime merhem olandı. Çünkü sevgi ait olduğu yüreği terk etmez. 


Seni incitmemek için dikkatli olamam gerekiyordu. Her an küsüp, çekip gidecek hırçın çocuk gibiydin. Ne kadar özenirsem özeneyim tedirginliğin geçmiyor, zaman içinde aynı tedirginlik bana yansıyor bu durum beni öfkelendiriyordu. Bile, isteye kavgaya tutuşuyordum seninle. Yine de sakinleşip seni kendimce affediyor, ne yaparsan yap rahatlığımı bozmana izin vermiyordum. Sıkıcı kurallarını kabul ettiremiyordun bana. Sen mi çok özenliydin, ben mi çok arsızdım dersin. Zaman içinde sevginin varlığını ve beni diğerlerine davrandığın gibi davransan da küstürüp, bıktıramayacağını kavradın. Dırdırcı, kavgacı, inatçı, pes etmeyen kuşlar gibiydim. Tartışmaların, karşılıklı yapılan hataların tüm ilişkileri daha dengeli ve sağlıklı kıldığına inanıyordum. Suskun çığlıkların ilişkileri öldüreceğini söylüyordum. Susmak bir teslimiyetti, susmak bir kabulleniş ve ben doğruların kabullenişi kadar, yanlışlarında kabulleniş gerektirdiğini söylüyordum. Ve sen sustuğunda üstünde tartışmadan ne bir hatayı nede bir doğruyu kabullenmeyeceğimi anlaman için daha kuvvetli bağırıyordum. Bana hatalarımı göstermeli, pişmanlığıma şahit olmalıydın. Dostluğun gönül evine girmek için bu en önemli kuraldı.


Kavga molalarıyla ilerleyen bir yolculuğa çıkmış gibiydik. Molalarda sen susup köşene çekiliyor, ben inadına söyleniyordum. Suskuların bana susmayı öğretemiyor, zaman uzadıkça sırayla; sabredip beklemeyi, davranışını umursamamayı öğreniyordum. Seni kural koyucu olmakla suçluyor, kurallarına uymayacağımı davranışlarımla beyan ediyordum. İkimizde "yapma sakın" kelimesini sevmeyen çocuklar gibiydik. Sanki oyun oynuyorduk ve sen sınırları çizen, ipleri elinde tutan, kural koyucu olmak istiyordun. Ne yapsam seni sinirlendiremiyor, öte yandan kaprislerinden de vazgeçiremiyordum. Sınırlarını zorlayışım karşısında en büyük tepkin susmak oluyordu. Küsüp ortadan kaybolan küçük bir çocuktan tek farkın geri döndüğünde, hiç bir şey olmamış gibi davranman oluyordu. Bu umursamaz tavır bütün sükûnetimi yok ediyor, inatla bağırıp duruyordum karşında. Şimdi bile ayrımsayamıyorum aftan mı, sabırdan mı yoksa umursamaz oluşundan mı kaynaklanıyordu bu durum. Sana karşı yapılan hataları affedemediğini söylüyordun. Yine böyle bir gün sordum sana; beni neden affediyorsun diye. Sana göre açık açık konuşmak kendini ele vermekti sanki. Bu sorunun cevabı yine uzun süre susturdu seni. İnsan sevince, sevdiğini affedecek bir bahane mutlaka buluyordu. Sevginin en temel özelliğiydi bu. 


Nicedir susuyorsun. Hangisi daha acı diye günlerdir sorguluyorum kendimi. Sevmiş olman mı? Sevdiğin için suçluluk hissiyle koyu bir sukuta sığınmış olman mı? Görmemi istediğin şey nedir? Sevdiğine pişman olduğunu mu anlatıyor bu sessizlik. Af kapılarını kapattın. Peki, beni gönül evinden de kovabildin mi? Affedemediğin kim? Düşününce bu soruların cevabını, biliyorum. Sen kendini affedemiyorsun. Neden diye sorgulamaktan vazgeçişimin sebebi artık cevabı biliyor oluşum. Ve bu cevabı senin, kendine bile itiraf edemeyeceğin gerçeği. Sevgi dolu iki yüreği imkânsız gerçekler bağlar ki bu aşktır. İşte bu yüzden aynı kördüğümün içindeyiz seninle. İkimizde aynı sukutun içinde yol alıyoruz, aynı ateşte yanıyoruz. Sabredip, narında yanmadan, çilesini çekmeden geçilmez aşkın yolundan. Aşkın kavli susmaktır. Oysaki sana hep şöyle seslenmiştim; susturma beni. Gözün aydın sevgili susturdun yüreğimi. Biliyorsun değil mi? Aşk; iki kanat, tek yürek özgürce maviliklere süzülmeyi bilenlerin işi. Aşk; kocaman yalnızlıklar içinde, saklayıp kimsesizliğin acıtan yüzünü, ay gibi dünyaya sevgiyle gülümseyebilenlerin işi.


Zeynep Özmen – 28 Temmuz 2012