13 Ocak 2012 Cuma

Aşk Olsun


“Anne” ve “Baba” kelimesini yeni öğrenmiş daha iki küçük çocuk, ilk konuşma evrelerine ulaşmaya çabalayan iki sevimli yürek. Kışlık tulumların hantallığında kozmonot adımları atar gibiler ama bir o kadar da şirinler. Her ikisinin de tombul, gümrah yanakları soğuk havanın etkisiyle kızarmış. Biri acemi adımlarla diğerine yanaşıyor ve elindeki oyuncağı çekiştirip, alıyor. Diğeri bir an afallıyor bu hareket karşısında ama kaptırmıyor oyuncağını çekip geri alıyor. Oyuncağı alamadı diye çocukça küsüp ağlayacak diye düşünürken ben, hayır küsmediğini fark ediyorum. Aksine içimi aydınlatarak, çocukça saflıkla diğerini oyuna davet eder nidayla kocaman gülümsüyor. Beriki anlıyor çocuk diliyle yapılan bu daveti resmen ve o da katılıyor bu oyuna. Sonra iki küçük çocuk gülerek, neşeyle koşuşturuyorlar otelin lobisinde. Soğuktan donmuş, ayaz kesmiş yanlarımız en çok da içimiz ısınıyor hep birlikte. Bu koşuyu keyifle izlemeye dalıyoruz sevinçle. Bir süre sonra keyifle aynı oyuncağı paylaştıklarını birlikte çocukça oynamaya daldıklarını görüyoruz. Konuşmayı bilmeyen üstelik farklı iki milletin çocuğu, konuşsalar bile lisan engeline takılacak sandığımız
iki küçük afacanın sevgi iletişimi karşısında, kız kardeşime dönüp bak diyorum, sevginin dili çocuk yanlarımızda tezahür eder her zaman ve evrenseldir.  


Hz. Mevlâna'nın 738. Vuslat Yıldönümü Uluslararası Anma törenlerindeyiz. Bu durumun, Anadolu'nun ışığı Mevlâna'nın sözlerinin bana göre harika bir tezahürü olduğunu düşünüyorum. Çünkü lobide soğuktan donmuş oturan grup tam da Hz. Mevlâna'nın "gel, ne olursan ol yine gel" dediği türden. Ve bir birini gülerek kovalayan henüz konuşmayı bile bilmeyen iki afacan farklı dilden ve farklı milletten ama ortak dilleri evrensel "sevgi". Mevlâna'nın sevgiye dair sözlerini, öğretilerini elbette ki hepimiz biliyoruz. Ama sevginin evrensel ışığını saçan, en iyi uygulayan çocuklar yahut içimizdeki en saf ve temiz yanlarımız dediğimiz çocuk yanlarımız daha çok sevgiye müsait. 


Akşam saat 20.00 de yapılacak Sema törenleri için yola çıktığımızda gururumun kat be kat artması elbette ki Anadolu'nun ışığının evrenselliğinden. Meşhur Karadeniz fıkralarında bahsedilenden çok daha büyük bir milletler topluluğunu Konya ovasında kucaklamak bu olsa gerek. Mevlâna Kültür Merkezinde yapılan etkinliklerde "aşk olsun" diye söze başlanması konuşmacının, tüm yüreklerin kanatlanıp aynı anda bir tek noktaya Rabbe akmasına vesile oldu bir anda. Her sırada başka başka millet toprağından gelmiş onca insanın kilit noktası olduğu kadar yüreklerin anahtarı olan sözlerin etkisiyle huşu içinde sevgiyle başlandı söze. İçinde bulunduğum durumla mı alakalıydı diye bir süre kendimi yoklamış olsam da tüm katılanların derviş sabrı ve sadakatiyle ama çok da saygıyla etkinliğin sonuna kadar adeta nefeslerini tutarak izlemesi daha bir muhteşemleştirdi gösteriyi.

Şeyhi selamlayıp, saygıyla semaha iştirak eden tüm derviş selamlarını, başımı eğerek saygıyla aldığımı ve onları da selamladığımı fark ettiğimde elbette ki pek çok izleyicinin aynı durumda olduğunu gözlemledim. Tüm sema töreni boyunca aynı gökyüzünün çocukları, dervişane bir sabırla gökyüzünü seyre dalmış gibiydik. Bir müddet gökyüzünde tüm gezegenler gibi döndük, sonra güneşin etrafında dönen gezegenler gibiydik, gün geceye döner gibi döndü ve bir an ay ve yıldızlar gibi döndük ve en nihayetinde dünya gibi hem güneşin hem kendi eksenimiz etrafında dönerek bir kez daha Hakkın ışığının şükrüyle kendimize geldik. Sanıyorum ki dikkatle izleyip kendinden geçen dervişlerin tüm ruh hali, izleminizde samimi iseniz aynıyla ruhunuza yansıyor. İçlerinde Allah aşkı ve dillerinde Allah'ın ismiyle dönen ve dönerken hiç şaşırmayan ayakları, dolaşmadan maddi varlık ekseninden, manevi varlık eksenine yükselirken gördüğünüz manzara Hz. Mevlâna'nın tüm sözlerini bir kez daha hatırlatıyor. “Ben bir ayağı Şerîat’de bir ayağı bütün kâinâtı dolaşan bir pergelim.” diyen Hz. Mevlâna'nın sözü gibiydi izlediğimiz sema gösterisi. Sema da dervişlerin sol ayakları sabit kalmak üzere sağ ayağın dönmesi hareketiyle özdeşleşmişti. Bitmesini istemeyeceğiniz anlar vardır mutlaka ve işte bu gösterileri izlerken bitmesini istemiyor insan. Ve tüm gösteriler yine "aşk olsun" sözleriyle bitti. 


Otele dönüş yolunda Hz. Mevlâna'nın da dediği gibi "gönülden gönüle bir pencere vardı" ve işte bu pencere iki yabancı uyruklu insanın, iki afacan yürek sayesinde biri Kanada vatandaşı diğeri Irak Türkmen’i olan iki 
aile dostluk pencerelerini, sevgiyle aralamıştı. Yaşadığımız güncel hayat içinde elbette ki her zaman bu kadar umutvar olamasak da sevginin her kapıyı açabilen evrensel bir anahtar olduğunu görmek, umudumu yeşertmişti. Her zaman umut olmalıydı yüreğimizde. Rabbimizde, Peygamberimizde ve elbette ki Kitabımızda her zaman umudun tüm yürekleri aydınlatan ışığından bahseder, ümitsizlik kalplerimizi karartan, bozan bir yapıya sahip. Çocukça bir söylevle tüm yüreklere sevgiyle, umudun ekilmesini diledim içimden gördüklerim karşısında.Otele her dönüşte tesadüf olduğundan mı bilmem tam da zamanıydı belki de Hz. Mevlâna’nın türbesinin üstünde etrafı sevgiyle kolaçan eden, huzuru ve içimde sükûneti sağlayan gümüşi bir ay asılmıştı gökyüzüne. En kara bulutlar bile nöbetine saygıyla akıp geçiyordu ayın yanından. Sevgili; gecelerin en koyu karanlığında hani yokken bile fikrine tutunduğum ayın gülen yüzünü görmek, senin dost yüzünü görmek gibi olduğundan, sırrımı rüzgâra emanet etmeden, sessizce aya teslim ettim, gelip kulağına fısıldasın diye "aşk olsun" diyerek. Sevgili, gönülden gönüle bir pencere vardır bilesin. Unuttum anmam adını desen de, kalbim tanıktır bu sevgiye ve kalbimin sevgiyle açtığı bu yolda, sana ulaşacaktır mutlaka sevgimin ışığı. Senin “dostluk” dediğin kelimenin yedi harfli kelimenin başına ekliyorum her zaman yedi harfli “sevgili” kelimesini ve öyle sesleniyorum sana, Sevgili Dost diyerek. Bilesin ki sevgili olmadan dost olunmuyor. Çünkü ben böyle okumuştum dostluğun kavlini bir kitapta.  
                                           
                                                12 Aralık 2011

İçimdeki Çocuk


/Sahipsiz çığlıklarımın
Koşarak onca kalabalıktan
Bana geri dönmesiydi hayat./

Kimmiş o!
Susmak güçtür diyen
Suskun dağ
Karanlık sükunetiyle üstüme yürüyen
Çığlığıyla üstüne çığlar deviren 

İnce ve keskindir ün'üm
Sedamdır gücüm
Beni anlatandır bana sesim
Bir tek ben anlarım
Kah acemice
Kah ustaca
Yaralarımı ben sararım.
Bana dönmeyen sesim benim değildir.

Ortaya bırakma suskunu
İçim çok karışık
Mahir değilim o kadar
İçimde susmayan bir çocuk
Sukutun halı altına sığmayacak kadar 
Şamatalı ve büyük.

Asi'dir içimdeki çocuk
Büyükler gibi konuşma
Büyük cümleler kurma
O daha bir çocuk
Paylarsan susar.
İç çekerek içine kaçar

Hiç farkına varmaz çocukluğunun
Anlatmak için derdini çok konuşur
Tüm çocuklar gibidir o
Korkar sessizlikten
Suskuda bırakırsan  
Bıktırarak sorar anlamak için.

Sen susuyorsun
Mızmızlanıyor
Kendi kendine konuşuyor nicedir
Korkmak istemiyor sessizlikten
Kalmak istemiyor 
Sukutun puslu gölgesinde

Oku dedi Rabbi okuyor,
Yaz dedi yüreği hep yazıyor
Sus diyorsun
Ne bedbaht bir istek bu
İçimdeki çocuk 
Susmayı hiç bilmiyor

27 Kasım 2011

Köşe Kapmaca


Ne zaman aynaya baksam seni görüyorum karşımda, kendimden evvel. Ne komik bir yalnızlık duygusu bu bendeki. Aynayı neşeyle bile paylaşmazken, çekil yanımdan görmek istediğim kendi aksi suretim diye tuttururken, bakıyorum aksi suretimde senin gülen yüzün. Öte yandan nasıl bir yanılgı bu; sen hiç gülmezsin ki cancağızım. Her an öfkelenmeye müsaittir senin yüzün ve hep ciddi. Kendimi mi kandırıyorum ben şimdi. Hala anlamış değilim bu nasıl bir tezat. Hele de şimdi, mevsimlerden sonbahar ve ötesi kış. Biliyorum aksiliğin artacak ve yüzün kış bulutu gibi bakanı ayaza kesecek. Hal böyleyken, sen ne demeye gülüyorsun bana aynalardan. Sen bir yalancı olmalısın ya da ben bir yalancı mıyım? En ustasından. Hep seni gülerken hayal etmek neyin nesi. Demek ki bende hep gülen resimlerin kalmış. Yinede gözlerinin çocuksu parlaklığına takılıp kalıyor aklım. Devrilmiş kaşlarını hesaba katmıyorum nedense. Ben seni tanıdığımda küçük bir çocuktun. O zamanda devriliyor muydu senin kaşların? Hatırlamıyorum şimdi cancağızım. Hafızamı zaman rüzgârının unutturan etkisine kaptıralı çok oldu.Ruhumuzun acıtılacağını bilmiyorduk, çocuk ruhluyduk o zamanlar. Gözlerimizin içindeki ışığın çalınacağını söyleseler inanır mıydın sen? Ben kesinlikle inanmazdım, söyleyen sen olsan bile. Seni deli edene kadar omuz silkerdim sana, inadına. Şimdi kelimelerle el ele tutuşuyor olacağımızı düşünmemiştik. Hayatı kimin planlamaya gücü yetiyor ki cancağızım. Yazdıklarımı dönüp okuyunca gayri ihtiyari tebessüm ettim tam da şu anda. Burkuldu içim nedense. Senin planladığın yolda yürüyüp gidişini, silmiş aklım bir an, hatırlayamadım. Benim delişmen aklımın oyunlarını bilirsin cancağızım. Canımı yakan anları siliyorum ve oraya kendi uydurduğum, canımı daha az yakan masal parçaları ekliyorum. Onca planların arasına dalınca hayat yolunda, beni unutmasan da zaman mesafeleri açmıştı aramızda. Bölük pörçük hayatın seni sıkıştırdığı köşe başlarında, aklına gelip sıkıntı nidasıyla attığın bir kaç mesajda başını kaşıyacak zamanının olmadığından dem vurmuştun sadece. Hayat bir seni mi koşturuyordu cancağızım köşe kapmaca. Çocukça şakalarla geçiştirmiştim sıkıntılarını. Ben de senin kadar koşturuyorum ama sen hep uyuşuktun, yetişemiyorsun zira senin hayatın senden hızlı koşuyor cancağızım demiştim sana gülerek.




Hesapsız zamanlar düşmüştü benim payıma, plansızdım. Köşe kapmaca hayatta, planlanmış yolun sonunda, oturduğun köşende meşgul adamdın artık sen. Mutlu mesut bir günümde, sevinçli bir haber muştulayacak ve kutlayacaktım senide. Öpecektim anneciğinin ellerinden, selam ile bir bayram gününde. Kuşun kanadına yüklenemeyecek kadar coşkulu, neşeliydim kendimce. Sevinçlerimi paylaşmak tek doğru gibi gelirdi, böyle çoğalırdı sevgiler, benim içimde. Sesinin yorgun, bıkkın en çok da mesafeler açan koridorlarını geç fark ettim nedense. Yanlış zamanın getirisi miydi uzaklaşan sesin bilemedim çocuk telaşımla. Müsait değilim, kelimesinin duvarına çarpıp, parçalanarak bana geri döndü boğazımda düğümlenmiş sevinçlerim, yutkundum sabırla. Utandım yere dökülüp saçılmış neşeli kırıntılarımdan, görme diye hızla süpürdüm halı altına tüm kırıklarımı. Ben de bir kadındım işte en nihayetinde. Belki de tüm kadınların yaptığı iştir bu. Kendi kendime kabulle irsi olmalı dedim bu halı altı kırıkları, kadınca. Aramızda açılan mesafe çukuruna düşmemek adına son kez zıplattım içimdeki çekirgeyi. Sen fark etme diye kırılan hayallerimi, üst perdeden rol kesen usta oyuncular gibi kahkaha sarmalına sarıp sesimi, kutladım bayramını. Utanıp ele veren sesinle, teşekkür edişinle anlamıştım sen de çarpmıştın şimdi aynı duvara. Güçlü adamların duvara çarpmasının; duvarı mı, adamı mı daha çok parçalayacağını düşündüm bir an, üzüldüm sana. Kolay gelsin dileklerimi bıraktım usulca kapına, kapatırken telefonu. Planlayıp, çalışarak her engeli mükemmeliyetçi duygularla aşıp vardığın bu köşe başında,bilmiyordun her şeyin bu kadar zor olacağını değil mi? Merdiveni en yüksek dağın yamacına dayayıp zirveye ulaşmıştın, peşinden gelenler olsa bile, senin kadar azimli, sabırlı, çalışkan olamamışlardı.Her engin manzaranın bir bedeli vardı ödenecek. Çok çalışıp zirvede, dağın engin rüzgârında mükemmel bir yalnızlığa katlanmak oldu diyetin. Sen çok çalışıyor ve her işi kusursuz yapıyordun, kulluk ipini en doğru noktada tutuyordun. Ne yazık ki zorlanıyordun, kabullenemiyordun hayatında artık mükemmel olmayanı, gözün bile görsün istemiyordun. Bana tüm katlanışların çocuk yanlarımdan mıydı yoksa artık gözünün görmeyişinden miydi bilemedim hiç. Köşe kapmaca bu hayatta tüm köşeleri kapmış, kalbinin tüm köşelerini kapatmıştın hayata. Bir ben kalmıştım ortada ebe.  Biliyordun, hayat bana adil davranmamış, bir köşe kaptırmamıştı. Oyundan atılmış bir çocuktum ben. Mükemmeliyetçi adamların affı olmaz demiştin sen. Ama biliyordun ki dost olan çocuk yanlarımızdı bizim. Bu yüzden yaptığım ve yapacağım tüm kötülükleri affedecektin. Seni münezzeh tutuyorum demiştin, hatırlar mısın? Bu yüzden razı olmuştun çocukluğumun ve deliliğimin farkına vararak, ne yaparsan yap, diyetini ödemeye razıyım, demiştin. Yüreğinde bir köşe değilse bile ebeliğime bir pay vermiştin aksilenen çocuk yanlarımla. Çocuklar ve deliler her zaman mutlu olmalı, demiştin.



Dün sabah ne oldu biliyor musun? Nereden bileceksin. Sabah yine zoraki uyanmıştım, telefonun bilmem kaçıncı alarmında. Biliyorsun ne kadar çok uykucu olduğumu. Neşeyle dilime yine aynı sözü dolamıştım tam da "her şey güzel olacak" diyerek zıplayıp kalkmıştım yataktan ve yine  banyoya yüzümü yıkamaya koşmuştum. Aynadan bana bakan yüzün yoktu ama daha kötüsü bir kadın vardı aynadan bana bakan. Benim kadar irkilmiş ve korkmuştu besbelli ve aynı benim gibi "sen kimsin" diyerek, bakıyordu bana. Sanki bir yerden tanıyordum onu. Hatta bana benziyordu. Uyku sersemliğiyle kırpıştırıp gözlerimi dikkatimi toplayarak baktım son bir gayretle. Evet, bana benziyordu bu kadın. Kalakalmıştık ikimizde. Gözlerimi kapadım hemen. Gider diye bekledim. Nasıl olsa, ne zaman gözümü kapatsam, sen geliyordun gözümün önüne. Hatta biraz bekledim şaşkınca. İçimden söylendim, ne o uyuya mı kalmıştın bu sabah. Oysaki hiç böyle şeyler yapmazdın, sen gün doğumunda üveyiklerin sesiyle erken uyanırdın. Çocuk aklım karıştı bir an, bir şey mi olmuştu yoksa sana. Yok yok bir şey olmazdı sana. İyiyi Allah korur, kötüye bir şey olmaz derdin ya sen hep. Allah korusun derdim ya ben hep. Bekledim ısrarla gözlerimin içine gelişini ama gelmedin. Aynaya bakmadan bir kez daha çarptım suyu yüzüme, hırçın bir çocuk gibi. Kendime gelirim sandım. Cesaretimi toplayıp baktığımda gerçeğimle yüzleştim. İçimdeki küçük kız duruyordu hala ama sen gitmiştin gözlerimin içinden. Ve giderken benim çocuk yüzümü de alıp götürmüştün acımasızca. Karşımda bana bakan aksi suretimdi. Bizzat kendim, benim gerçek yüzüm. Seninle birlikte içimde çağıldayıp duran, su sesli küçük kızın yüzü de silinmişti aynadan. Nefret ettiğim, çaresizliğin ızdırabıyla yüz yüze gelmiş, gerilmiştim. Ama ben deli bir çocuktum işte. Ve her zaman mutlu olmalıydım. Çekirge bir kez daha zıpladı, hem de gözümün önünde. Affetmek ve unutmak, iyi insanın intikamıdır dedim, kendi kendime. Seni uğurlamak adına gözümden akan tüm gözyaşlarını avuç avuç suya verdim böylece.

                                               20 Kasım 2011

12 Ocak 2012 Perşembe

Yalnızlık Koridoru


Ne zaman yürüsem terk edilmiş koridorlarda
Sukuta durmuş yüreğin geliyor aklıma
Umursuzca kapısına kilit vurduğun
İnatlaşabilir mi gençliğin zamanla 
En sert taşları aşındırırken zamanın adımları
Bir deprem kırıp geçirirken Nemrutun heykellerini
Batmaz denilen gemileri yutarken buz dağları
Bir tek seni mi korkutmuyor akan zaman

Oysaki gözünün yaşına bakmadan
Hızla akıyor hayat.


Katmıyorsun hayata kendini
Katılmıyorsun, özgür kalmak adına
Sen akmasan da, mümkün mü?
Akışından fire vermesi zamanın.



Hayalinde yalnızlığın timsali dağlar
Buram buram tüten yalnızlıklar var
Hangi dağ öykünür özgürlüğe 
Yalnızlık acıtırken ruhunu.

 
Söyle şimdi,
Senin özgürlüğünün
Senin yalnızlığının
Dur demeye gücü yeter mi?
Durdurabilir mi?
Hoyratça akışını zamanın.
 
Kapını yumrukluyorum nicedir
Açılmıyor
Ellerim paramparça acılar içinde
Ellerim perişan
Korkma ellerim öfkeye bulanıp
Sökmeyecek yüreğimi yerinden
Yüreğim gururla kapatıyor kapılarını 
Geç de olsa,

Hazır şimdi ayaklarım 
Yüreğinden sessizce çekip gitmeye.

Biliyorum ne “git” diyeceksin 
Nede “kal”
Boyun eğeceksin teslimiyetle
Heyhat, kader desen de
Bileceksin!

 
Git demiyorum sana
Gel, diye çağırmıyorum artık. 
Seni yalnız ve özgür bırakıyorum
Hadi koş kendi labirentine
Özgürce kovala yalnızlığını
Nasıl olsa bir gün
Karanlık gölgenden korkacaksın.
Yüreğinin karanlık koridorunda
Özgür ve yalnız 
Issız ve metruk kalacaksın.

Bilmiyorum, tarih kitaplarında,
Güçlü adamların yanında
Anılacak mı adın.
Ama biliyorum müzelere sığmayacak 

Arşivler dolusu yalnızlıkların.
Çok büyük adamdı diyecekler senin için.
Yalnız ve sevgisiz öldü.


//Metruk binanın döşemesinde 
Bir kaç tahtayı tuttuğu varsayılan 
Ha düştü başı, ha düşecek.
Paslar olmasa belki varlığı yitecek.
Bir paslı çiviyim ben

Esen dağ rüzgârının inadına tutuyor,
Tutunuyorum hayata.//

27 Ekim 2011

Sahipsiz Papatya



Koskoca papatya tarlasına neşeyle dalardı mahallenin tüm çocukları. Küçüktük daha, yaşlarımız beş altıyı geçmiyordu. Tepenin engebeli, rüzgâr alan tarafı papatyalarla dolu olurdu. Koşuşturan çocuklara bakar üzülürdüm. En çok kendime kızardım. Ben, neden böyleydim. Değil koşmak adım atmaya korkardım, ezilecekler diye. Diğerleri karınca ordusunun şekere saldırısı gibi üşenmeden, keyifle papatya toplardı. Denerdim koparmayı, uzatamazdım ellerimi. Gönülsüz askere alınmış korkak bir asker gibiydim. Ve nedense mecbur hissederdim bu katliama ortak olmaya kendimi. Hiç değilse anneme bir demet bende götürmeliydim. Annem yanımızda olmadan çıkamazdık zaten tepeye. Annem ve diğer komşular koyu bir sohbetin gölgesinde, tepenin mahalleye bakan yamacında oturur, çay demler, kekler börekler eşliğinde piknik sofraları kurardı.

Onca solgun anının içinde, solamayan tek çiçek. Annemin diktiği basma eteğimden, bugünlerime savrulan beyaz papatya. Yeşil vadilerin kırılgan kızı. En güzel benim eteğim dönüyor nidasıyla. Dönerek yarışa tutuşuyordu eteklerimiz. Biz dünyadan daha hızlı dönüyorduk sevginle anne.


Allahtan annemin tek kızı ben değildim o sıralar. İki yaş küçüğüm hiç de ablası gibi korkmazdı. Annem söylenmese, çalıların tepesinden inmez, böğürtlenlere korkusuzca dalardı. O hep en güzel papatyaları toplar, koca bir demet yapardı. Benim elimde koparılmış papatya sayısı az olduğundan, her defasında diğer çocukların alay konusu olacağımı bilir; savunma güdüsüyle papatyaların arasına kurumuş küpe çiçeklerinden doldurur, elimdeki demeti alabildiğince büyütmeye çabalardım. Ne yazık ki o kuru çiçekler istediğim kadar büyütmezdi demetlerimi. Alay konusu olurdum. Elimde küçücük bir demet gören diğer çocuklar, gülerdi halime. Sevginin baş döndürücü gücü, döndürünce başımı. Sakar adımlarla çarptım saksına. Ben hem sakar, hem korkaktım anne. Devrildi bahçe avlusuna bir saksı sardunya. Hilelerini öğrenmemiştik hayatın. Vazoya koyduk kopan çiçeği. Minik ellerimiz titreyerek topladık, canlansın diye çocuk dualarıyla, yeniden ektik toprağa kolu kırık sardunyayı.

Senin çiçeklerin,  neden bu kadar az demişti annem bir defasında, diğer çocukların alaya alan bakışlarını hissederek. Yılanlar varmış otların içinde ve örümcekler elime geliyor korkuyorum, dedim. Kim söyledi yılan olduğunu, burada yılan olmaz ki korkma kızım demişti annem. Olur, mu Aziz anlattı, babası öldürmüş, kocamanmış, böyle uzun. Kollarımı iki yana açıp göstermiştim kocaman yılanı.  Azizler görmüş. Aziz mahallenin en gevezesiydi. İyi ama örümcekler küçücük bir şey yapmazlar sana, diye korkularımı azaltmayı denemişti annem. Nedense diyememiştim ben koparmak istemiyorum papatyaları ve ayaklarımın altında ezilmesine dayanamıyorum üzülüyorum. Diğer çocukların böyle bir tasası yoktu ve ben yanlış davrananın ben olduğumu sanıyordum. Bir bendim, bastığım yerleri izanla seçen. Ah bu hain canavarlar, dalga geçiyordu benimle. Yürüyemiyor diye.

Sezmeden gerçeğimizi, kopardığımıza hüküm verip bize nasihat ederek; dallarından kopan çiçekler vazoda yaşayamaz. Çiçekler toprağından ayrılınca büyümez çocuklar demiştin. Toprak anadır büyütüp yeşerten tüm canlıları. Ayrılınca toprağından bitkiler hemen solar, bir daha çiçek açmaz. Solgun sardunyanın kırık kolu hatırına, öykünerek anlatmıştık olanı biteni. Ve sen cennet ellerinle yeniden yeşertmiştin solgun sardunyanı.

Nasıl anlatacağımı bilmiyordum anneme gerçekleri. Ama anlatmazsam bu kargaşanın süreceğinden emindim. Ben dedim,sevmiyorum papatyaları koparmayı. Senin saksılarındaki çiçeklerin hep yaşıyor ama bu papatyalar vazoda çok yaşamıyor. Ölüyorlar ve çöpe atıyoruz. Ama burada hep kalıyorlar ve bu hain çocuklar eziyor, koparıyor onları. Hem o örümceklerden korkmuyorum ben. Elime geliyorlar ama ben korkmuyorum. Evet, elimdeyken dikkatle bakıyordum hep onlara. İncecik bacaklarının yürüyüşünü bile zor hissediyordum. Ama asıl korkum, dokunursam kırılacak kadar ince duran bacaklarını incitmekti. Hem örümceklerin bacakları incecik, vurunca kopabilir, dedim. Elime geliyorlar, sallıyorum gitmiyorlar, üflüyorum, elimden ipi çıkmıyor, yapışıyor, yere inene kadar sallanıyorlar elimde. İstemiyorum papatya toplamak.

Çıt diye bir kırılma sesi beklerdim uzatınca elimi koparmak için bir papatyayadan. Narin, zayıf  bedeni sadece benim duyduğum sessiz bir isyan çığlığı saklardı sanki. Koparma beni, ayırma toprağımdan diye ağlardı tüm yaprakları. Hem utanır hem korkardım ben papatyadan.

Hem yılanlar varmış diyecek oldum. Yok, dedi annem yılan olmaz burada. Sen bakma Azize uyduruyor o. Sen hiç yılan gördün mü? Yok diyemedim ama varda diyemiyordum. Benim yılan diye tabir ettiğim şey,  elbette ki herkesi güldürmüştü. Evet dedim, bilmiş bilmiş, gördüm yılan. Nerede gördün diye, sorguya çekmeye başladı annem. Bahçede dedim. Hangi bahçede diye tedirgin, sordu annem. Bizim bahçede dedim, senin tavukların topraktan çıkartıyor işte, yiyorlar üstelik. Hem sadece küçük yılanları değil, sinekleri ve küçük böcekleri de yiyorlar. Yılan görmeyen bir çocuk için, elbette ki solucanlar, küçük yılanlardı. Herkes gülüyordu elbette ki çocukça açıklamalarıma. Annem üzgün bakıyordu bana. Her anne gibi annem de içinden;  bu kırılgan, nahif yapımın farkındaydı. Yinede beklediğinin çok üstündeydi korkularım. Umutsuz bir sesle, sen dedi yumurtayı da bu yüzden mi yemiyorsun şimdi. Evet dedim, senin tavukların hep yılanları yiyor. Yumurtanın içinin dışının didik didik edilmesi anlarını hatırlıyordu annem. Hem yumurta kokuyor, diye devamını da getirdim. Doğrusu onca haklı bahane içinde en kabul görür olanı buydu galiba. Evet dedi
annem pes ederek. Yumurta, kokuyor.

Hiç korkmadım ben örümceklerden. İncecik papatyadan bile narin, çırpıydı bacakları. İncinecek sanrısıyla, kopar kırılır incecik bacağı, topal kalır korkusuyla yürürken elimde bir örümcek, tutardım nefesimi. Yere inene kadar beklerdim sabırla.

İyi ama bak, kardeşin korkmuyor kızım demişti annem. Eğer altı yaşındaysanız ve sizden iki yaş küçük bir kız
kardeşiniz varsa ve o kız kardeş sizden cesursa, onu örnek almanız öngörülür. Ve kız kardeşim ne yazık ki hiçbir zaman korkak bir çocuk olmamıştı. O küçücük boyuyla, korkusuz afacan bir kız çocuğuydu o. Sonradan boyu ne yazık ki benim boyumu geçecek ve çirkin ördek psikolojisi yaşacaktı bana, tüm çocukluğum boyunca. Sokaktan eve gelmezdi. Sokağın kızlarının çete başı lideri gibiydi hep. Erkeklerle misket oynar, eli ayağı çamur içinde kalır umursamazdı. İnatçıydı ve ablası gibi oyundan atılmazdı. Tüm oyunların, seçici, oyun lideri olurdu. İnatçıydı üstelik. Yalandan kızıyor olsa bile annemin bir nevi gurur kaynağıydı kız kardeşim. Korkusuzdu zaten onu kızdıranları;  kız, erkek, büyük küçük ayırt etmez gücü yettiğini döverdi. Yakan toplardan tuttuğu yedek canları oyundan atılan zavallı  ablasına bile verirdi. Ama yinede ben oyunların tutunamayan korkak oyuncusuydum. Ve ne yazık ki o benim değil, ben onun ablasıydım.  Annemin kız kardeşimi hep daha çok sevdiğini düşünürdüm. Öte yandan annemi suçlayamazdım bu konuda. Ben de olsam kız kardeşimi severdim gibime gelirdi hep. Ama elbette ki ne olursa olsun sevmezdim kız kardeşimi. Büyük olarak benim kollamam gereken kardeşim olmasına rağmen,
onun beni bir cengâver nidasıyla koruması incitirdi beni.

Biliyor musun anne ben hala hiçbir şey yeşertemiyorum toprakta. Ektiklerim büyümüyor. Senin ellerine benzesin isterdim ellerim. Çok sulayıp tüm çiçekleri öldürüyorum. Ben niye böyle sakarım anne, ben niye böyle korkak. Böylesine kocaman bir sevgiyle büyüyen ben, çok korkuyorum anne sevgisiz miyim yoksa. 

Her çocuğun kendini savunma güdüleri vardı. İşte bu korkak ve nahif kız da oyundan atıldığı günlerde kendini
korumaya çalışıyordu, oyun kenarında. Tırnak yemekten sıkılınca fark etmişti karınca ordularını. İlk başta sadece kovalıyordu karıncaları, parmak uçlarıyla. Ve karınca ordusu ne çok benziyordu; oyundaki, sokaktaki koşturan oyunculara. Bıkmadan sıkılmadan oraya buraya koşturup duruyorlar, beni deli ediyorlardı. Önce oturduğum en tepedeki merdiven basamağından üflemeye başladım onları. Ve merakla alt basamaklarda aramaya başladım, ölüyorlar mıydı? O küçücük halleriyle alt basamakta ölü ya da yaralı karınca arar olmuştum. Öyle dikkatli bakıyordum ki, bir “ah” diyen olsa duyacaktım. Ama hayır, ölmüyorlardı. Beklediğimin aksine aynı mutlu mesut oyunlarını daha kalabalık bir orduyla alt basamakta sürdürüyorlardı. Öfkeyle onları kovalayan parmaklarım, canavara dönüştü bir anda. Herkesin bu kadar keyfi yerinde olmamalıydı. Çocuklar oynuyor, karıncalar oynuyordu. Bir ben yalnızdım. İşaret parmağımla tek tek öldürmeye başlamıştım. İlk öldürdüğüm karıncanın da sesi çıkmamıştı doğrusu. Ve kanı akmamıştı. Neden kanı akmıyor diye elime alıp dikkatle incelemiştim. Hayır, kanları yoktu sanki. Emin olmak için sıradan birkaç tane daha öldürdüm. Evet, kanları bulaşmıyordu ellerime. Ama pişmanlığımla öfkenin arasında kalıyordum her defasında. Eğer çocuksanız ve korkak bir yapınız varsa sizden daha güçsüz bir canlıya eziyet edebilirdiniz ama işte çocuk vicdanım çok daha yaralanmıştı bu ölümlerden. Bu sefer eve gidip uzatamamıştım ellerimi  “anne  yıka” diye. Bir suçlu gibi kendim sabunla saatlerce yıkayıp durmuştum. Ve bir suçlu gibi saklanmıştım odama.

Yalandır karıncayı incitmediğim. Çok karınca kovaladım parmak uçlarımla. Kaç karıncanın ahını aldım, kaç karıncanın kanı kaldı yerde kim bilir? Ben oyundan atılmış çocuk, karınca ordusuna savaş açmıştım.

Aynı gece kâbusum olmuştu öldürdüğüm karıncalar. Ve rüyamda bir karıncanın gözleriyle bakıyordum, karınca  olmuştum ve benim o küçük elim kocaman olmuş gırtlağıma basıyordu. Defalarca üstelik nefessiz kalıyordum ama ölmüyordum. Ve elim kovalıyordu beni bu sefer. Kaçamıyordum o işaret parmağımdan. Ve nasıl da kocaman bir elim vardı. Anneciğim kurtar beni diyen çığlıklarıma gelip uyandırmıştı annem. İlk baktığım yer ellerim olmuştu. Ve sanki ellerim hala kocaman devasa bir el gibi görünüyordu bana. Ne oldu yavrum diye sarıp, sarmalamıştı beni annem.Hıçkırıklara boğularak, “ellerim” demiştim, “anne ellerim kocaman oldu”. Annem tutup ellerimden, bak kocaman değiller demişti. Anlat ne oldu. Bir çocuğun altında ezilemeyeceği kadar ağır bir yükü gözyaşları eşliğinde anlatmıştım anneme bir çırpıda.

Toprak ananın sevgisiydi yeşerten tüm canlıları. Anne kucağıydı yeşerten çocukluğumuzu. Şimdi, üzüntülerle doluyum anne. Memleketimin sokaklarında sahipsiz, savunmasız toprağından, ana kucağından, baba ocağından kopmuş onlarca çocuk var. Küçük yılanları canlı canlı yutan sevmediğim o tavuklar bile sarı civcivleri için nasıl pırlıyordu insanların başına. Her canlının annesi hayatı pahasına savunuyorken yavrusunu biz niye böyle olduk anne.

Hata yapabiliriz hepimiz demişti annem. Bak sende çok üzüldüğün için girdi rüyalarına o karıncalar. Başka canlılara zarar vermemelisin. Hem sen örümceklerin incecik bacakları kırılacak diye üzülüyordun. Karıncalarında bacakları incecik ve kimseye zararları yok, bir daha öldürmemelisin onları. Elbette ki anlatamamıştım oyundan atılışımı. Hadi bakalım dua etmeyi öğreteceğim sana, demişti. Pişmanlığı ve Allahın Affediciliğini böyle bir gecede annemden öğrenmiştim. Bundan böyle dua etmeden uyumak yok diye tembih etmişti sıkı sıkı. Böyle bir gecede ilk duamı öğrendim ve vicdanımı temizlenmeden bir daha başımı yastığa koyamadım. Şimdilerde düşündüğümde bu kocaman dünyada, gerçektende en temiz yanlarımızın çocukluk olduğunu ve bir çocuğun vicdanının hiçbir zaman böylesi suçları kaldırmadığını çok daha iyi anlıyorum.

Her gece sahipsiz bir çocuğun üşümüş elleri giriyor düşlerime, kabuslanıyor gecelerim. Şimdi hangi dualarla temizleyip kirli vicdanlarımızı nasıl uyutuyoruz biz insanlığımızı. Rabbim biz yoksa hiç uyanmıyor, hep uyuyor muyuz?

    19 Ekim 2011



Benim Sevgilerim


Benim sevgilerim
Hırçın dalgalar gibiydi
Fırtınalar olurdu çoğu zaman
Rıhtımlardan taşardı sevincim

Benim sevgilerim
Tutkun nameler gibiydi
Bir kamış çubuğundan ruha üflenen
Aşkın hüzünlü sırrını kalbine sunan

Benim sevgilerim
Yabani bir kısrağın
Deli bir poyrazla çılgın yarışı gibiydi
Engelleri aşan savruluşuydu zamana

Benim sevgilerim
Fırtına kuşları gibiydi
Kilitleyip kanatlarını sonsuzluğa
Okyanuslarda rüzgârla savaşan

Benim sevgilerim
Sıra dışı sorular gibiydi
Cevabı sıradan değil, basit
Çözümü kördüğümdü, zor değil.

Benim sevgilerim
Küçük bir kızın mahcubiyetle
Özünde sakladığı sırrıydı.
Benim sevgilerim yalnız sanaydı.

    13 Ekim 2011

Üç Harf Tek Hece


İnternetin henüz olmadığı bir evre ve yeğenimin dönem ödevi için yardım ediyorum. Elimde ansiklopedi, bir şeyler okuyorum, evin en küçüğü yanıma geldi. Daha yeni okula başlamıştı. Hani okumayı ilk “sökme” evresi. Öyle denirdi eskiden “sizin kız okumayı söktü mü?”  İşte bizim evin en küçüğü, ilkokul birinci sınıfta daha. Bilgiyle tanışmanın ilk basamağıdır hayatta ilkokullar ve işte o ilk basamağı acemi adamlarla heceleye heceleye  çıkma telaşında. Zorda olsa yeni yeni söküyor anlayacağınız okumayı. Küçük bir çocuk için harfleri tanımak , yan yana getirip tüm bunların anlamlarını kavramak; büyümek yahut büyüklere benzemek işte. Çocukluğumda böyle düşündüğümü ve bundan büyük bir kıvanç duyduğumu hatırlıyorum. Küçük bir çocuk için hecelemek hiç de yabana atılmayacak bir başarı. Hatırlıyorum,  ne büyük bir heyecan “okuyorum” diyebilmek. Başardığını n bir göstergesi ve bunu herkese göstermek istiyorsun, “bak işte ben de okuyorum.” 
  

//Bak işte sende büyüyorsun, büyümesen. Bir çocuğun en büyük telaşı değil mi büyümek. Her çocuğun bir an önce büyümek telaşı vardı. Her çocuk yaşını bu yüzden en az bir yaş büyük söylerdi. Kötü bir şeydi belki çocuklar için, “sen küçüksün” daha denmesi. Her çocuk büyümek ister. Ben de öyleydim hiç farkımız yoktu bir zamanlar şu küçüğün telaşıyla benim çocukluğum arasında.// 

Halacığım ben de seninle okuyabilir miyim dedi. Tabi dedim aldım yanıma oturttum, kitabı ikimizin ortak okuyacağı şekilde ayarladım. Artık okuyordu ve halasıyla bu kitabı paylaşabilirdi. Her çocuk böyle düşünürdü.  Haydi birlikte yan yana oturalım ve ben sana nasıl okuduğumu göstereyim.  Önce bir bakıp ama bunlar çok küçük yazılmış dedi. Haklıydı elbette kendince, hem heceleyeceksin, hem acemisin, yazılarda küçücük. Evet, halacığım sen büyük yazıları oku dedim, büyük punto başlıkları göstererek. Bir yandan okumaya devam ediyorum, lazım gelen yerleri bulma çabasındayım. Hani yeğene bir nevi özet çıkarmak telaşındayım ki yazılar alabildiğine uzun geliyor çocuklara ve bende biliyorum ki yazma işi zor, sayfa sayfa dönem ödevi. Sahi hep aklıma takılmıştır okur muydu öğretmenler her biri yirmi sayfayı bulan o ödevleri.


Sen üzülme diye, silip gözlerimden yaşı
Razı olmuştum okula gitmeye
Ben senden ayrılıyorum diye üzülüyordum anne


Bir ara dalıp sayfayı çevirdim. Küçük hanım “ama ben daha okumadım ki” dedi. Sahi onu unutmuştum. Şüpheyle bakarak yüzüme yeğenim “Hala, sen hepsini okudun mu?” dedi çocukça. “Evet, okudum” dedim.  “Yalancı” dedi.  “Neden yalan söyleyeyim halacığım okudum tabi, hem neden yalan olsun, anlamadım” dedim. Onunda sebebi gayet basitti. Kimse bu kadar hızlı okuyamazdı heceleyerek. Neticede o şimdilerde heceleyerek okuyordu. Ve çocuk aklına pek yatmıyordu bu cevap. “Hayır, bence kimse bu kadar hızlı okuyamaz” diyerek kestirip attı. Ben okuyamıyorsam, halam nasıl okur diye düşüyordu. Ve aslına bakarsanız çocuk aklıyla ne kadar haklıydı. Çocuklar tüm o saf dilleriyle, hayata tertemiz bakıp, temizliyorlar aynı saflıkta bizleri. Işığı hiç solmayan kocaman bir tebessüm oluşturuyorlar yüzlerimizde. Cevabını örnek
vererek birkaç satırı yanında sesli okuduğumda ikna olmuştu. Devamında hecelemekten sıkılmış olacak ki “ben ne zaman böyle okuyacağım?”  diye sorguya çekmişti beni. Dikkat ediniz, bir çocuk tarafından sorguya çekilebilirisiniz. En doğru davranış, doğruları söylemektir ancak. Çocuklar asla yalana, dolana gelmez. “Çok değil bir yıl sonra sende böyle okuyacaksın” demem rahatlatmıştı onu.
 

Bir çocukla konuşuyorsanız eliniz apansız kendi çocukluğunuza uzanır. Kendi çocukluğumu hatırladım. Yani okula gittiğim ilk evre, okumaya başladığım ilk evre. Cin Ali ve Cin Ayşeler olmuştu yoldaşımız. Onlara ne oldu sahi, duruyorlar mı? Yeğenlerim büyüdü, TV dekiler dışında var mı şimdiki çocuklarında bizim gibi ellerinden tutan çizgi karakterleri doğrusu, bilmiyorum.



Ne kadar zordu sahi şu okumayı öğrenmek. Hala hatırlıyorum o günleri; anneciğim sabırla bana anlatıyordu. Sabırla diyorum zira annem seneler sonra, açıldığında mevzu en zor sen öğrendin okumayı demişti,  gülerek. Diğerleri bu kadar uğraştırmadı beni. 



Tek tek önce harfleri öğrenmiştik. İlk heceleme evresi nedense ben bir türlü heceleyemiyordum. Bu ne diye soruyordu annem “a” diyordum,  tamam. Ya bu?  “b” diyordum. Tamam, şimdi vur harfleri birbirine. Hatırlıyorum şaşkın şaşkın bakıp annemin yüzüne “nasıl vuracağım” demiştim çocuksal bir korkuyla.  Bak böyle harfleri bir birine vuracaksın “a” ile “b” sonra söylüyordu “ab” .  Ve yine hatırlıyordum annem beni çok zorladığında “vuramıyorum işte” diyerek atmıştım hece kitabını elimden. Aynı günün akşamı üzgün halimi fark eden babama, derin üzüntülerle “harfleri bir birine vuramıyorum” diye dert bile yanmıştım. Hakikaten de bu “vuramayışın” beni üzdüğünü birkaç gün bocalattığını da şimdi gülerek hatırlıyorum.


Sen sevin diye,

Hecelemiyorum diye; evin yüzüne çocuksu öfkelerle fırlatıp attığım hece kitabını alıp okumaya başlamıştım yeniden inatla hece hece.


Aslında işin kolay kısmıymış; iki harfli bir heceyi bir birine vurmak,  baştan bilemiyorsun çocuksun. Tabi bunu işin içinde bir üçüncü harf olduğunu anladığımda fark etmiştim.  Ve bu üç harfi bir araya getirmek işi, kâbusa dönüştürmüştü olayı bende. Yine annemin anlatısıyla “b” ile “i” yi vurup  “bi” yapmıştık da “z” yi de getirip “bi” ye “çarp” demeseydin keşke anneciğim. Çocuk aklım alabora olmuştu. Yahu “biz” demek, neden bu kadar zordu? Tabi kelimenin “biz” olduğunu anlamak için önce okumak gerekiyordu. Onu ona vur, getir diğerini al, ikisine çarp hadi buyurun bakalım.  Bu yüzden hiç sevmedim ben üç harfli “Ali”yi bana göre “Ay-şe” daha sevimliydi. Çocukların bile okumayı sevdiği ve sevmediği heceler olduğunu hatırlıyorum. En azından benim vardı o günlerden kalma sevgili ve sevgisiz hecelerim.


Sen gülümse diye, heceler büyüyor, çoğalıyordu dimağımda.
Heceler hızlandıkça, gülüyordu gül yüzün.

Heceler hızlanıyor koşuyor, kızın okuyordu anne.


Bu yüzden “dört” benim belalı rakamım oldu. Uğursuz saydım ben “dört” rakamını garip şey hala öyle galiba. Nasıl bir belaya bulaşmıştım ben. “dört” için; çocuk aklımla,“böyle hece mi olur” dediğimi hatırlıyorum. İkisini bir birine vur “dö” de sonra gel “r” yi tüm bunlara çarp “dör” de… Eeee ya sonra; sonrası işte “anne ben sıkıldım” gibi bir şeydi. Bir kaçma teşebbüsü. Ben oynamıyorum, demek istesem de annemin elinden kurtulamayacağımı biliyordum. Annem ısrarla soruyordu bana kızım bu ne diyordu. Baş belası bir “t” diyemiyordum. Çocukta olsam benim de bir sabrım vardı en nihayetinde, tanıyorduk işte bu baş belası harfi ama sorun şu ki çocuk aklım şaşırmıştı. Kimi kime çarpıp, kime vuracaktım. Bu yüzden arada bir efelenip “t” işte diyordum bıkkınlıkla.



Tıpış tıpış yürüyor okul yolunda, uyuyor, masalların kollarında  “büyüyor” dum, anne.
hece hece yazarken şiirleri

Aynı hızla kaçıyordu avuçlarımdan çocukluğum.



Kurbağa dan doğrusu hiç bahsetmek istemiyorum.  Kaldı ki bahsi açılacak bir güzelliği de yok kurbağanın. Sırf okumanın zorluğunu arttırmak için kasti koyduklarını düşünmüştüm masala o “kurbağa” kelimesini.  Hangi çocuk okurdu ki bu kadar uzun ve zor bir kelimeyi severek. Bu prenses de akıl yoktu zaten bir masalda insan “kurbağa” mı öperdi, gedip “at” öpseydi. Bak ne kolaydı okuması bile, bu yüzden ben bir atı öpebilirdim. Bana sorulduğunda hala en sevdiğin hayvan hangisi diye “at” diyorum.



 Yazarları tanımıyor, bilmiyor hep prensese yükleniyordum çocuk aklımla.

  

Sevgili “aşk” tan bahsediyorsun. Oysaki ben okumayı zor sökmüş bir çocuğum. “Aşk” benim için zor bir sözcük. Biliyorsun eskiden hece kitaplarında “aşk” diye bir kelimenin bahsi hiç geçmiyor.  Benim çocuk aklım şimdi nereden bilsin aşkı.


Ben hecelerin korkuttuğu küçük çocuk. Hala çok korkuyorum “aşk” tan.


          09 Ekim 2011

İzdüşüm


Ruhum acıyor. Yüreğim şimdi eski devirden kalma suyu çekilm bir su sarnıcı. En iyi sen bilirsin suya şükürlerimi. Ve yine en iyi sen bilirsin susuz kalması bir yüreğin ne demektir. İsyan var içimde ve gözlerimden akan yaşlar bile bastıramayacak gibi geliyor artık bu isyanı. Sen mi incittin beni. Hayır diyorum içimden. Seni suçlamamak adına değil bu söylevim. Bilirsin ki hataları yarı yarıya pay edenim. Sana verdiğim değer beni incitti. Hayatında olsa da olur olmasa da olur bağlamında gereksiz bir detay gibi durduğumu anladım. Hani eski eşyaların tepeleme yüklendiği tozlu bir ardiye odasında bir gün lazım olur diyerek bırakılmış sonra unutuluşmuş bir eşya gibiyim. Öte yandan lüzumu halinde atılacakların listesinde geçiyor ismim. Sen de hatırlatıp durmuştun zaten eskiye dair konuşurken. Ne dostlarla ayrılmıştı yollarımız akan zaman içinde. Oysaki yaşarken anı, bu dostluğun bir gün biteceğini yolların ayrılacağını getirmiyor insan aklına. Başka şehirlere göç edenler, evlenip dostluk şerhinden düşenler ve hatta ahir dünyaya göç edenler vardı aralarında. Yani hayatın gerçeği bu dediğin günü, nedense hiç unutmadım. Evet, böyleydi her insan gibi ben de biliyordum bunları. Ne dostlarla ayrıldı yolumuz derken eskiye dairte biz de dostluğumuzu eskitmolacağız demtim sana.  

Sana attığım tüm çığlıkların bana dönmesite hayatın gerçeği dedirtti. Öyle ya evren de atılan her çığlık sahibine dönüyor. Bana dönen çığlıklar sağır etti içimdeki küçük kızı. Ne çok çığlık atmışım... Küstü, artık konuşmak istemiyor küçük kız. Bir bağıntısı vardır bilirsin "sağır ve dilsiz" bir arada anılır. Hem yorgun ve nasıl da bıkkın içimdeki bu geveze kız. İyi oldu bir nevi farkına varması değersizliğinin. Hep düşünüp duruyordum ne zaman susacak diye. Zor olsa da susarak konuşabilirminsan. Öyle diyorlar. Denemeden nerden bileceğim değil mi? Hem zaten başıma bela olan, dahası başıma bela açan o küçük kızdı aslını sorarsan. Sana dair ne varsa bir çukur açıp diri diri toprağa verdim dün gece. Ya tohum olsun yeşersin dedim ya da çekilsin kalan canı karışsın toprağa. Bilirsinte en iyi toprak temizler. Bakarsın ki bir gül fidesi yeşerir. Ve bir bülbül aşka durur dalında. Bülbülüni değil mi güle âşık olmak. Bülbül âşık olmuyorsa var mıdır  gülde  kabahat.   
 
Bir gün bende gideceğim en nihayetinde. Elimde kocaman bir kalem, kocaman siyah bir nokta koyup gideceğim sevgili dost. Sen aynı umursamaz tavrınla, dağ duruşunla kendinden emin, eğilmeden bakacaksın ardımdan. Kaç yemin bozduğumu hatırlayan bir tebessüm yapışacak yüzüne. Dağa küsüp giden tavşanın hikâyesini hatırlayacaksın keyifle. Zirvendeki taşları çınlatan neşeli bir ıslığa bürünecek rüzgârın. Tarihin tekerrünü anımsayacaksın muzaffer edalar takınarak. Tarih sayfalarını donatan, adı hiç unutulmayan tüm savaşların galibi güçlü adamların nidasına bürünecek dağ duruşun. Elbette ki yıkılmayıp, ayakta kalacaksın tüm dağlar gibi. Bakma sen Nemrut'un zirvesinin paramparça elenip, un ufak olması; esip geçen zaman rüzgârının hoyratlığıdır sadece. Çok güçlü çok yüksek ve engin bir ufka sahip olmasının getirisidir bu durum. Biliyorum sende çok taşlanan, güçlüler dünyasındasın. Biliyorum, sana zamanın dışında bir canlının zarar vermesi olası değil. Kimse sana bu denli yaklaşacak şansa sahip olmayacak. Senin ele geçirilemez, fethedilemez dağ duruşuna bakınca, sende biliyorsun ki bu benim hayal dünyamda sana verdiğim değerin bir göstergesi sadece. Öte yandan benim davranış biçimim elbette böyle bakınca abesletigal gibi duruyor. Ama kabul et ben doğru yolu seçip adım atmadım mekânına, kapılmış olsam da akıntına. Sınırları aşan bir yapım hiç olmadı. En doğru yolu seçip; sarmaşık misali bir duvara ki yedi kat, sarılıp aşmayı denedim. Aşmak istemedim sınırları, hayata dair uzaklardan esen bir yasemin kokusu bıraktım sadece. Ve sahi sen hep son bir nokta koy demolsan da, son nokta diye  bir şiire teşvik etsen de beni. Biliyorsun ki teşvik primlerigörmüyor bu bünyede. Ve biliyorsun ki ben hep üç nokta koydum yazılarıma. Bana göre nokta bir bittir. Bitiyor muyuz?
 
Bak bir varmış bir yokmuş denen masallarda ki gibi mi olduk biz... Geçen zaman içinde vardım ben/sen... Şimdi yok muyuz? Ve senin tabirinle ben uyduran hatta uydurduğuna inanan usta bir masalcı mıyım? Olsun diyorum bak. İnsan kendi masalını kendi yaratmalı. Ama herkes böyle değil mi? Tüm kural ve sınırlarınla, yaptıkların ve yaşadıklarınla sen de kendi masalını yaşayan değil misin? Her insan kendi masalını kendi yaratır... Olan biten karşısında düşününce geçen yıl bu zamanla, şimdi ki bu zaman arasında bir yıllık süreçte senin de, benim de hislerim bambaşka. "Yenilen" kim; belli değil ama her ikimiz de "yenilendik" biliyorum...

Hayat bute... Yaşamak bu. Yalnızlıklarımız hiç bitmeyecek. Elbette ki kavgalarımız ve sevdalarımızda... Biterse hayat ve yaşama sebepleri de biter. Hayatla mücadele tarzımız, kavgalarımız. Sebepleri ne olursa olsun kavga bitmez. Ve galiba ikimizde fazlaca kavgacıyız. Bulunduğu durumdan memnun olanlar kavga etmez ancak. Düşününce halimden memnunum diyen sen güldürüyorsun beni. Kendinden memnun hayatla barışık mutlu adam siluetine nasıl da yakışıyor şu kavgacı ruh.  Ve galiba biz kavgalarımızla; hatta en çok da kendimizle kavga ederek ve en çok da kendimizle inatlaşarak bir şeyleri değtirme çabasındayız. Yeniyi beğenmeyip eskiyi sevsek bile yenileniyoruzte. Hatta eskici sen bile...
 
Dostluğumuzu dünya ve güneşin dostluğuna benzetiyorum. Bir nevi metazori gibi hatta mecburiyet. Oysaki ikimizin de sevmediği bir olgu mecburiyet. Söylesene dost güneşin küsüp dünyaya çekip gitme hakkı var mı? İşte dünyanın oynamıyorum yahu çok yoruldum dön dolaş bitmez çile üstelik her geçen toprağımın suyu çekiliyor yüküm çoğalıyorim zorlaşıyor diyerek dönmeyeceğim diye tutturmak gibi bir hakkı. Ve hatta ne bu güneşin kızgın ışıkları tüketti beni, alevinden yandım arkadaş çekip gideyim şunun yörüngesinden deme hakkı yokte. Saçma bir düşünce gibi duruyor hani dostluğumuza dair ne yani diyorsun içinden "yuh" bu kadar da iddialı olma. Belki de söylemek istediğim şey tüm bu esprilerin arkasında gizli. İşte bu kadar doğal bizim dostluğumuz ve bir bu kadar gerekli ve hatta bir bu kadar gereksiz. Bilirsin hikâyeyi say ki dünya güneşe âşık. Şimdi utansın mı bu aşkından. Yani güneşe âşık olan bir insan utanmalı mı bu aşktan. Yahutte güneş olmaz diyip vazgeçip ışık saçmaktan, karanlığa mı gömmeli tüm dünyayı.
 
Çok okumak mı? Çok düşünmek mi? Nedir ortak paydamız seninle. Benzeş durum okumak olsa bile ben çocukluğun yaşandığı o evredete neyse ne; türlü sebeplerden kaçıp kitapların içine saklanmış bir çocuğum. Şimdi acı gibi dursa da tüm bu sözler aslına bakarsan bu seçim bile bir korunma güdüsü değil mi? Kendini koruma çabasıydıte bir çocuğun. Kitapların arasında sıkıştırılmış bir çocuğun güçlü olduğunu söylüyorum yalan bile olsa bununla avunmak istiyorum. Ve belki bu yüzden hep çocuğa dair yazdıklarım. Ve hep çocukça.
 
Sente şimdilerde dolu dolu yaşanmış çocukluğun kendiyle çok barışık temsilcisisin benim gözümde.  Ve nedense şimdi o mutlu çocuk benden daha çok saklanıyor kitaplar arasına. Hayır, dediğini duyuyorum nedense kulaklarımda. Elbette ki ben kendi fikrimi yazıyorum. Düşünce bağlamında yüzde yüz mutabakat sağlamak olası mı? Sen şimdi güçsüz ve ben sanki şimdi senden daha güçlüyüm desem ne derdin bana. Kızar mıydın? Yahut kızıyor musun? Ama biliyorum anlıyorsun. Hep isteğimiz bu değil miydi hayattan. Uzatırken elini bana anla beni tanı beni demtin. Anlıyorum seni ve sende beni anlıyorsun. Ruhum acıyor derken belki de ortak paydamız buydu seninle. Evet, sevgili dost düşününce zaman denen eleğin hoyratlığında benim de en çok ruhum acıyor. 
 
"Bu dünyada herkes benim gibi yalnız mı? Toplumsal bir yalnızlığın içine itilmdurumdayız. Ama alıştım yalnızlığıma. Zarar görmemek, zarar vermemek adına tercihimsin yalnızlık." Seneler evvelinden yazdığım bu sözlerin bugün çok daha baskın etkileri altındayım. Bilerek daha doğrusu ayrımsayarak gerçeğin ve doğrunun kabulüdür tüm bu sözcükler. Seneler evvelinden çizilm bir rotanın sözleri. Mutabakatını bilmeden yüreklerimizin buluşmasının tek sebebi ve tek gerçeği. "Bizte iki özgür ruhuz." Buluşmamız tesadüfî mi? Kader elbet ama tesadüf değil. İşte insanlardan, yaşadıklarımdan say ki korkuların etkisinden edilmbasit sözcükler değil bunlar. Bir temenniydi aslında. Bilirsin bir hayata girmek bazen ne kadar zordur. Beni içine almayan sahiplenip, kavramayan bir hayat seninki. Elbet benim içinde aynı şeyler geçerli. Bende çekip almıyorum top yekûn seni hayatıma. Biliyorum zira bir hayata girmek kolay olmadığı gibi, bir hayattan çıkmak da zordur. Kolay değil öyle canım sıkıldı diyerek elini kolunu sallayıp gidebilmek bir hayattan. Yaşanan hayata bakınca sanki tüm bunlar olağan gibi dursa da. Her ikimizde biliyoruz ki asla tarzımız ve tavrımız olmadı bugüne değin böyle bir yaşam. Yoluma çıkışın dostane ve varlığın dostça sürüp giderken biliyorum ki biz seninle bu evrene düşen bir ışık huzmesinin sonsuza kadar uzayan iki eş gölgesiyiz. Nokta koyma çabalarımız hep var ve olacak çünkü biz seninle sonsuz noktaların yan yana gelinden oluşan sonsuza uzanan bir doğruyuz sevgili dost. Ve nokta koyalım dedikçe sen ben diyorum ki içimden. Be adam ben bir noktayım ve sente kendi düzleminde benim izdüşümümsün. Böyle eş ve böyle benzeş... 
 
 
 07 Ekim 2011