“Anne” ve “Baba” kelimesini yeni öğrenmiş daha iki küçük çocuk, ilk konuşma evrelerine ulaşmaya çabalayan iki sevimli yürek. Kışlık tulumların hantallığında kozmonot adımları atar gibiler ama bir o kadar da şirinler. Her ikisinin de tombul, gümrah yanakları soğuk havanın etkisiyle kızarmış. Biri acemi adımlarla diğerine yanaşıyor ve elindeki oyuncağı çekiştirip, alıyor. Diğeri bir an afallıyor bu hareket karşısında ama kaptırmıyor oyuncağını çekip geri alıyor. Oyuncağı alamadı diye çocukça küsüp ağlayacak diye düşünürken ben, hayır küsmediğini fark ediyorum. Aksine içimi aydınlatarak, çocukça saflıkla diğerini oyuna davet eder nidayla kocaman gülümsüyor. Beriki anlıyor çocuk diliyle yapılan bu daveti resmen ve o da katılıyor bu oyuna. Sonra iki küçük çocuk gülerek, neşeyle koşuşturuyorlar otelin lobisinde. Soğuktan donmuş, ayaz kesmiş yanlarımız en çok da içimiz ısınıyor hep birlikte. Bu koşuyu keyifle izlemeye dalıyoruz sevinçle. Bir süre sonra keyifle aynı oyuncağı paylaştıklarını birlikte çocukça oynamaya daldıklarını görüyoruz. Konuşmayı bilmeyen üstelik farklı iki milletin çocuğu, konuşsalar bile lisan engeline takılacak sandığımız
iki küçük afacanın sevgi iletişimi karşısında, kız kardeşime dönüp bak diyorum, sevginin dili çocuk yanlarımızda tezahür eder her zaman ve evrenseldir.
iki küçük afacanın sevgi iletişimi karşısında, kız kardeşime dönüp bak diyorum, sevginin dili çocuk yanlarımızda tezahür eder her zaman ve evrenseldir.
Hz. Mevlâna'nın 738. Vuslat Yıldönümü Uluslararası Anma törenlerindeyiz. Bu durumun, Anadolu'nun ışığı Mevlâna'nın sözlerinin bana göre harika bir tezahürü olduğunu düşünüyorum. Çünkü lobide soğuktan donmuş oturan grup tam da Hz. Mevlâna'nın "gel, ne olursan ol yine gel" dediği türden. Ve bir birini gülerek kovalayan henüz konuşmayı bile bilmeyen iki afacan farklı dilden ve farklı milletten ama ortak dilleri evrensel "sevgi". Mevlâna'nın sevgiye dair sözlerini, öğretilerini elbette ki hepimiz biliyoruz. Ama sevginin evrensel ışığını saçan, en iyi uygulayan çocuklar yahut içimizdeki en saf ve temiz yanlarımız dediğimiz çocuk yanlarımız daha çok sevgiye müsait.
Akşam saat 20.00 de yapılacak Sema törenleri için yola çıktığımızda gururumun kat be kat artması elbette ki Anadolu'nun ışığının evrenselliğinden. Meşhur Karadeniz fıkralarında bahsedilenden çok daha büyük bir milletler topluluğunu Konya ovasında kucaklamak bu olsa gerek. Mevlâna Kültür Merkezinde yapılan etkinliklerde "aşk olsun" diye söze başlanması konuşmacının, tüm yüreklerin kanatlanıp aynı anda bir tek noktaya Rabbe akmasına vesile oldu bir anda. Her sırada başka başka millet toprağından gelmiş onca insanın kilit noktası olduğu kadar yüreklerin anahtarı olan sözlerin etkisiyle huşu içinde sevgiyle başlandı söze. İçinde bulunduğum durumla mı alakalıydı diye bir süre kendimi yoklamış olsam da tüm katılanların derviş sabrı ve sadakatiyle ama çok da saygıyla etkinliğin sonuna kadar adeta nefeslerini tutarak izlemesi daha bir muhteşemleştirdi gösteriyi.
Şeyhi selamlayıp, saygıyla semaha iştirak eden tüm derviş selamlarını, başımı eğerek saygıyla aldığımı ve onları da selamladığımı fark ettiğimde elbette ki pek çok izleyicinin aynı durumda olduğunu gözlemledim. Tüm sema töreni boyunca aynı gökyüzünün çocukları, dervişane bir sabırla gökyüzünü seyre dalmış gibiydik. Bir müddet gökyüzünde tüm gezegenler gibi döndük, sonra güneşin etrafında dönen gezegenler gibiydik, gün geceye döner gibi döndü ve bir an ay ve yıldızlar gibi döndük ve en nihayetinde dünya gibi hem güneşin hem kendi eksenimiz etrafında dönerek bir kez daha Hakkın ışığının şükrüyle kendimize geldik. Sanıyorum ki dikkatle izleyip kendinden geçen dervişlerin tüm ruh hali, izleminizde samimi iseniz aynıyla ruhunuza yansıyor. İçlerinde Allah aşkı ve dillerinde Allah'ın ismiyle dönen ve dönerken hiç şaşırmayan ayakları, dolaşmadan maddi varlık ekseninden, manevi varlık eksenine yükselirken gördüğünüz manzara Hz. Mevlâna'nın tüm sözlerini bir kez daha hatırlatıyor. “Ben bir ayağı Şerîat’de bir ayağı bütün kâinâtı dolaşan bir pergelim.” diyen Hz. Mevlâna'nın sözü gibiydi izlediğimiz sema gösterisi. Sema da dervişlerin sol ayakları sabit kalmak üzere sağ ayağın dönmesi hareketiyle özdeşleşmişti. Bitmesini istemeyeceğiniz anlar vardır mutlaka ve işte bu gösterileri izlerken bitmesini istemiyor insan. Ve tüm gösteriler yine "aşk olsun" sözleriyle bitti.
Otele dönüş yolunda Hz. Mevlâna'nın da dediği gibi "gönülden gönüle bir pencere vardı" ve işte bu pencere iki yabancı uyruklu insanın, iki afacan yürek sayesinde biri Kanada vatandaşı diğeri Irak Türkmen’i olan iki
aile dostluk pencerelerini, sevgiyle aralamıştı. Yaşadığımız güncel hayat içinde elbette ki her zaman bu kadar umutvar olamasak da sevginin her kapıyı açabilen evrensel bir anahtar olduğunu görmek, umudumu yeşertmişti. Her zaman umut olmalıydı yüreğimizde. Rabbimizde, Peygamberimizde ve elbette ki Kitabımızda her zaman umudun tüm yürekleri aydınlatan ışığından bahseder, ümitsizlik kalplerimizi karartan, bozan bir yapıya sahip. Çocukça bir söylevle tüm yüreklere sevgiyle, umudun ekilmesini diledim içimden gördüklerim karşısında.Otele her dönüşte tesadüf olduğundan mı bilmem tam da zamanıydı belki de Hz. Mevlâna’nın türbesinin üstünde etrafı sevgiyle kolaçan eden, huzuru ve içimde sükûneti sağlayan gümüşi bir ay asılmıştı gökyüzüne. En kara bulutlar bile nöbetine saygıyla akıp geçiyordu ayın yanından. Sevgili; gecelerin en koyu karanlığında hani yokken bile fikrine tutunduğum ayın gülen yüzünü görmek, senin dost yüzünü görmek gibi olduğundan, sırrımı rüzgâra emanet etmeden, sessizce aya teslim ettim, gelip kulağına fısıldasın diye "aşk olsun" diyerek. Sevgili, gönülden gönüle bir pencere vardır bilesin. Unuttum anmam adını desen de, kalbim tanıktır bu sevgiye ve kalbimin sevgiyle açtığı bu yolda, sana ulaşacaktır mutlaka sevgimin ışığı. Senin “dostluk” dediğin kelimenin yedi harfli kelimenin başına ekliyorum her zaman yedi harfli “sevgili” kelimesini ve öyle sesleniyorum sana, Sevgili Dost diyerek. Bilesin ki sevgili olmadan dost olunmuyor. Çünkü ben böyle okumuştum dostluğun kavlini bir kitapta.
aile dostluk pencerelerini, sevgiyle aralamıştı. Yaşadığımız güncel hayat içinde elbette ki her zaman bu kadar umutvar olamasak da sevginin her kapıyı açabilen evrensel bir anahtar olduğunu görmek, umudumu yeşertmişti. Her zaman umut olmalıydı yüreğimizde. Rabbimizde, Peygamberimizde ve elbette ki Kitabımızda her zaman umudun tüm yürekleri aydınlatan ışığından bahseder, ümitsizlik kalplerimizi karartan, bozan bir yapıya sahip. Çocukça bir söylevle tüm yüreklere sevgiyle, umudun ekilmesini diledim içimden gördüklerim karşısında.Otele her dönüşte tesadüf olduğundan mı bilmem tam da zamanıydı belki de Hz. Mevlâna’nın türbesinin üstünde etrafı sevgiyle kolaçan eden, huzuru ve içimde sükûneti sağlayan gümüşi bir ay asılmıştı gökyüzüne. En kara bulutlar bile nöbetine saygıyla akıp geçiyordu ayın yanından. Sevgili; gecelerin en koyu karanlığında hani yokken bile fikrine tutunduğum ayın gülen yüzünü görmek, senin dost yüzünü görmek gibi olduğundan, sırrımı rüzgâra emanet etmeden, sessizce aya teslim ettim, gelip kulağına fısıldasın diye "aşk olsun" diyerek. Sevgili, gönülden gönüle bir pencere vardır bilesin. Unuttum anmam adını desen de, kalbim tanıktır bu sevgiye ve kalbimin sevgiyle açtığı bu yolda, sana ulaşacaktır mutlaka sevgimin ışığı. Senin “dostluk” dediğin kelimenin yedi harfli kelimenin başına ekliyorum her zaman yedi harfli “sevgili” kelimesini ve öyle sesleniyorum sana, Sevgili Dost diyerek. Bilesin ki sevgili olmadan dost olunmuyor. Çünkü ben böyle okumuştum dostluğun kavlini bir kitapta.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder