Ruhum acıyor. Yüreğim şimdi eski
devirden kalma suyu çekilmiş bir su
sarnıcı. En iyi sen bilirsin suya şükürlerimi. Ve yine en iyi sen
bilirsin susuz kalması bir yüreğin ne demektir.
İsyan var içimde ve gözlerimden akan yaşlar bile bastıramayacak gibi
geliyor artık bu isyanı. Sen mi incittin beni. Hayır diyorum içimden.
Seni suçlamamak adına değil bu söylevim. Bilirsin ki hataları yarı
yarıya pay edenim. Sana verdiğim değer beni incitti. Hayatında olsa da
olur olmasa da olur bağlamında gereksiz bir detay gibi durduğumu
anladım. Hani eski eşyaların tepeleme yüklendiği tozlu bir ardiye
odasında bir gün lazım olur
diyerek bırakılmış sonra unutuluşmuş bir eşya gibiyim. Öte
yandan lüzumu halinde atılacakların listesinde geçiyor ismim. Sen de
hatırlatıp durmuştun zaten eskiye dair konuşurken. Ne dostlarla
ayrılmıştı yollarımız akan zaman içinde. Oysaki yaşarken anı, bu
dostluğun bir gün biteceğini
yolların ayrılacağını getirmiyor insan aklına. Başka şehirlere göç
edenler, evlenip dostluk şerhinden düşenler ve hatta ahir dünyaya göç
edenler vardı aralarında. Yani hayatın gerçeği bu dediğin günü, nedense
hiç unutmadım. Evet, böyleydi her insan gibi ben de biliyordum bunları.
Ne dostlarla ayrıldı yolumuz derken eskiye dair işte
biz de dostluğumuzu eskitmiş olacağız demiştim
sana.
Sana attığım tüm çığlıkların bana dönmesi işte hayatın gerçeği dedirtti. Öyle ya evren de atılan her çığlık sahibine dönüyor. Bana dönen çığlıklar sağır etti içimdeki küçük kızı. Ne çok çığlık atmışım... Küstü, artık konuşmak istemiyor küçük kız. Bir bağıntısı vardır bilirsin "sağır ve dilsiz" bir arada anılır. Hem yorgun ve nasıl da bıkkın içimdeki bu geveze kız. İyi oldu bir nevi farkına varması değersizliğinin. Hep düşünüp duruyordum ne zaman susacak diye. Zor olsa da susarak konuşabilirmiş insan. Öyle diyorlar. Denemeden nerden bileceğim değil mi? Hem zaten başıma bela olan, dahası başıma bela açan o küçük kızdı aslını sorarsan. Sana dair ne varsa bir çukur açıp diri diri toprağa verdim dün gece. Ya tohum olsun yeşersin dedim ya da çekilsin kalan canı karışsın toprağa. Bilirsin işte en iyi toprak temizler. Bakarsın ki bir gül fidesi yeşerir. Ve bir bülbül aşka durur dalında. Bülbülün işi değil mi güle âşık olmak. Bülbül âşık olmuyorsa var mıdır gülde kabahat.
Sana attığım tüm çığlıkların bana dönmesi işte hayatın gerçeği dedirtti. Öyle ya evren de atılan her çığlık sahibine dönüyor. Bana dönen çığlıklar sağır etti içimdeki küçük kızı. Ne çok çığlık atmışım... Küstü, artık konuşmak istemiyor küçük kız. Bir bağıntısı vardır bilirsin "sağır ve dilsiz" bir arada anılır. Hem yorgun ve nasıl da bıkkın içimdeki bu geveze kız. İyi oldu bir nevi farkına varması değersizliğinin. Hep düşünüp duruyordum ne zaman susacak diye. Zor olsa da susarak konuşabilirmiş insan. Öyle diyorlar. Denemeden nerden bileceğim değil mi? Hem zaten başıma bela olan, dahası başıma bela açan o küçük kızdı aslını sorarsan. Sana dair ne varsa bir çukur açıp diri diri toprağa verdim dün gece. Ya tohum olsun yeşersin dedim ya da çekilsin kalan canı karışsın toprağa. Bilirsin işte en iyi toprak temizler. Bakarsın ki bir gül fidesi yeşerir. Ve bir bülbül aşka durur dalında. Bülbülün işi değil mi güle âşık olmak. Bülbül âşık olmuyorsa var mıdır gülde kabahat.
Bir gün bende gideceğim en
nihayetinde. Elimde kocaman bir kalem, kocaman siyah bir nokta
koyup gideceğim sevgili dost. Sen aynı umursamaz tavrınla, dağ
duruşunla kendinden emin, eğilmeden bakacaksın ardımdan. Kaç yemin
bozduğumu hatırlayan bir tebessüm yapışacak
yüzüne. Dağa küsüp giden tavşanın hikâyesini hatırlayacaksın
keyifle. Zirvendeki taşları çınlatan neşeli bir ıslığa
bürünecek rüzgârın. Tarihin tekerrünü anımsayacaksın muzaffer edalar
takınarak. Tarih sayfalarını donatan, adı hiç unutulmayan tüm savaşların
galibi güçlü adamların nidasına bürünecek dağ duruşun. Elbette ki
yıkılmayıp, ayakta kalacaksın tüm dağlar gibi. Bakma sen Nemrut'un
zirvesinin paramparça elenip, un ufak olması; esip geçen zaman
rüzgârının hoyratlığıdır sadece. Çok güçlü çok yüksek ve engin bir ufka
sahip olmasının getirisidir bu durum. Biliyorum sende çok taşlanan,
güçlüler dünyasındasın. Biliyorum, sana zamanın dışında bir canlının
zarar vermesi olası değil. Kimse sana bu denli yaklaşacak şansa sahip
olmayacak. Senin ele geçirilemez, fethedilemez dağ duruşuna bakınca,
sende biliyorsun ki bu benim hayal dünyamda sana verdiğim değerin bir göstergesi
sadece. Öte yandan benim davranış biçimim elbette böyle bakınca abesle iştigal
gibi duruyor. Ama kabul et ben doğru yolu seçip adım atmadım mekânına,
kapılmış olsam da akıntına. Sınırları aşan bir yapım
hiç olmadı. En doğru yolu seçip; sarmaşık misali bir duvara
ki yedi kat, sarılıp aşmayı denedim. Aşmak istemedim sınırları, hayata
dair uzaklardan esen bir yasemin kokusu
bıraktım sadece. Ve sahi sen hep son bir nokta koy demiş olsan
da, son nokta diye bir şiire teşvik
etsen de beni. Biliyorsun ki teşvik primleri iş görmüyor
bu bünyede. Ve biliyorsun ki ben hep üç nokta koydum yazılarıma. Bana
göre nokta bir bitiştir.
Bitiyor muyuz?
Bak bir varmış bir yokmuş
denen masallarda ki gibi mi olduk biz... Geçen zaman içinde vardım
ben/sen... Şimdi yok muyuz? Ve senin tabirinle ben uyduran hatta
uydurduğuna inanan usta bir masalcı mıyım? Olsun
diyorum bak. İnsan kendi masalını kendi yaratmalı. Ama herkes böyle
değil mi? Tüm kural ve sınırlarınla, yaptıkların ve yaşadıklarınla sen
de kendi masalını yaşayan değil misin? Her insan kendi masalını kendi
yaratır... Olan biten karşısında düşününce geçen yıl bu zamanla, şimdi
ki bu zaman arasında bir yıllık süreçte senin
de, benim de hislerim bambaşka. "Yenilen" kim; belli değil ama her
ikimiz de "yenilendik" biliyorum...
Hayat bu işte... Yaşamak bu. Yalnızlıklarımız hiç bitmeyecek. Elbette ki kavgalarımız ve sevdalarımızda... Biterse hayat ve yaşama sebepleri de biter. Hayatla mücadele tarzımız, kavgalarımız. Sebepleri ne olursa olsun kavga bitmez. Ve galiba ikimizde fazlaca kavgacıyız. Bulunduğu durumdan memnun olanlar kavga etmez ancak. Düşününce halimden memnunum diyen sen güldürüyorsun beni. Kendinden memnun hayatla barışık mutlu adam siluetine nasıl da yakışıyor şu kavgacı ruh. Ve galiba biz kavgalarımızla; hatta en çok da kendimizle kavga ederek ve en çok da kendimizle inatlaşarak bir şeyleri değiştirme çabasındayız. Yeniyi beğenmeyip eskiyi sevsek bile yenileniyoruz işte. Hatta eskici sen bile...
Hayat bu işte... Yaşamak bu. Yalnızlıklarımız hiç bitmeyecek. Elbette ki kavgalarımız ve sevdalarımızda... Biterse hayat ve yaşama sebepleri de biter. Hayatla mücadele tarzımız, kavgalarımız. Sebepleri ne olursa olsun kavga bitmez. Ve galiba ikimizde fazlaca kavgacıyız. Bulunduğu durumdan memnun olanlar kavga etmez ancak. Düşününce halimden memnunum diyen sen güldürüyorsun beni. Kendinden memnun hayatla barışık mutlu adam siluetine nasıl da yakışıyor şu kavgacı ruh. Ve galiba biz kavgalarımızla; hatta en çok da kendimizle kavga ederek ve en çok da kendimizle inatlaşarak bir şeyleri değiştirme çabasındayız. Yeniyi beğenmeyip eskiyi sevsek bile yenileniyoruz işte. Hatta eskici sen bile...
Dostluğumuzu dünya ve güneşin dostluğuna benzetiyorum. Bir nevi
metazori gibi hatta mecburiyet. Oysaki ikimizin de sevmediği bir olgu
mecburiyet. Söylesene dost güneşin küsüp dünyaya çekip gitme hakkı var
mı? İşte dünyanın oynamıyorum yahu çok yoruldum dön dolaş bitmez çile
üstelik her geçen toprağımın suyu çekiliyor yüküm çoğalıyor işim
zorlaşıyor diyerek dönmeyeceğim diye tutturmak gibi bir hakkı.
Ve hatta ne bu güneşin kızgın ışıkları tüketti beni, alevinden yandım
arkadaş çekip gideyim şunun yörüngesinden deme hakkı yok işte.
Saçma bir düşünce gibi
duruyor hani dostluğumuza dair ne yani diyorsun içinden "yuh" bu kadar
da iddialı olma. Belki de söylemek istediğim şey tüm bu esprilerin
arkasında gizli. İşte bu kadar doğal bizim dostluğumuz ve bir bu
kadar gerekli ve hatta bir bu kadar
gereksiz. Bilirsin hikâyeyi say ki dünya güneşe âşık. Şimdi utansın mı
bu aşkından. Yani güneşe âşık olan bir insan utanmalı
mı bu aşktan. Yahut işte güneş olmaz diyip
vazgeçip ışık saçmaktan, karanlığa mı gömmeli tüm dünyayı.
Çok okumak mı? Çok düşünmek mi? Nedir ortak
paydamız seninle. Benzeş durum okumak olsa bile ben çocukluğun yaşandığı
o evrede işte neyse ne; türlü
sebeplerden kaçıp kitapların içine saklanmış bir çocuğum.
Şimdi acı gibi dursa da tüm bu sözler aslına bakarsan bu seçim bile bir korunma
güdüsü değil mi? Kendini koruma çabasıydı işte bir çocuğun.
Kitapların arasında sıkıştırılmış bir çocuğun güçlü
olduğunu söylüyorum yalan bile olsa bununla avunmak istiyorum. Ve belki
bu yüzden hep çocuğa dair yazdıklarım. Ve hep çocukça.
Sen işte şimdilerde dolu
dolu yaşanmış çocukluğun kendiyle çok barışık temsilcisisin benim
gözümde. Ve nedense şimdi o mutlu çocuk benden daha çok saklanıyor
kitaplar arasına. Hayır, dediğini duyuyorum nedense kulaklarımda.
Elbette ki ben kendi fikrimi yazıyorum. Düşünce bağlamında yüzde yüz
mutabakat sağlamak olası mı? Sen şimdi güçsüz ve ben sanki şimdi senden
daha güçlüyüm desem ne derdin bana. Kızar mıydın? Yahut kızıyor musun?
Ama biliyorum anlıyorsun. Hep isteğimiz bu değil miydi hayattan.
Uzatırken elini bana anla beni tanı beni demiştin.
Anlıyorum seni ve sende beni anlıyorsun. Ruhum acıyor derken belki de
ortak paydamız buydu seninle. Evet, sevgili dost düşününce zaman denen
eleğin hoyratlığında benim de en çok ruhum acıyor.
"Bu dünyada herkes benim gibi yalnız mı? Toplumsal bir yalnızlığın
içine itilmiş durumdayız. Ama
alıştım yalnızlığıma. Zarar görmemek, zarar vermemek adına tercihimsin
yalnızlık." Seneler evvelinden yazdığım bu sözlerin bugün çok daha
baskın etkileri altındayım. Bilerek daha doğrusu ayrımsayarak gerçeğin
ve doğrunun kabulüdür tüm bu sözcükler. Seneler evvelinden çizilmiş bir rotanın
sözleri. Mutabakatını bilmeden yüreklerimizin buluşmasının tek
sebebi ve tek gerçeği. "Biz işte iki özgür
ruhuz." Buluşmamız tesadüfî mi? Kader elbet ama tesadüf değil. İşte
insanlardan, yaşadıklarımdan say ki korkuların etkisinden edilmiş basit
sözcükler değil bunlar. Bir temenniydi aslında.
Bilirsin bir hayata girmek bazen
ne kadar zordur. Beni içine almayan sahiplenip, kavramayan bir hayat
seninki. Elbet benim içinde aynı şeyler geçerli. Bende çekip almıyorum
top yekûn seni hayatıma. Biliyorum zira bir hayata girmek kolay
olmadığı gibi, bir hayattan çıkmak da
zordur. Kolay değil öyle canım sıkıldı diyerek elini kolunu sallayıp
gidebilmek bir hayattan. Yaşanan
hayata bakınca sanki tüm bunlar olağan gibi dursa da. Her ikimizde
biliyoruz ki asla tarzımız ve tavrımız olmadı bugüne değin böyle bir yaşam.
Yoluma çıkışın dostane ve varlığın dostça sürüp giderken biliyorum ki
biz seninle bu evrene düşen bir ışık huzmesinin
sonsuza kadar uzayan iki eş gölgesiyiz. Nokta koyma çabalarımız hep var
ve olacak çünkü biz seninle sonsuz noktaların yan yana gelişinden
oluşan sonsuza uzanan bir doğruyuz sevgili
dost. Ve nokta koyalım dedikçe sen ben diyorum ki içimden. Be adam ben bir noktayım
ve sen işte kendi düzleminde
benim izdüşümümsün. Böyle eş ve böyle benzeş...
07 Ekim 2011
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder